Bakmanın Ötesinde Görmek: Dünyayı Algılayışınızı Değiştirecek 4 Şaşırtıcı Fikir

Bu yazıda, sanat tarihi ve kültürel teoriden gelen ve sadece sanata değil, medyaya ve etrafımızdaki dünyaya bakışınızı temelden değiştirecek dört güçlü fikri keşfedeceğiz. Bu fikirler, gözlerimizi açarak, bakmanın ötesinde görmeyi öğrenmemize yardımcı olacak ve dünyayı algılayışımızı değiştirecek.

FIKIRLER

Aylin Şahin

1/8/20266 min read

woman in black long sleeve shirt sitting on floor
woman in black long sleeve shirt sitting on floor

Gözlerimize genellikle güveniriz. Dünyayı olduğu gibi, nesnel bir gerçeklik olarak gördüğümüze inanırız. Bir resme, bir filme veya bir reklama baktığımızda, önümüzdeki imgenin basit ve doğrudan bir mesaj taşıdığını varsayarız. Bu, sağduyumuzun temelini oluşturan en doğal varsayımlardan biridir.

Ancak "görmek" eylemi, sandığımız kadar masum ve tarafsız bir eylem değildir. Algımız, gizli varsayımlar, tarihsel bağlamlar ve cinsiyet, güç, mülkiyet ve anlatı üzerine kurulu derin kültürel kodlar tarafından şekillendirilir. Bu bakış, asla pasif bir pencere değildir. Aksine, kültürel değerlerimizin imgeye vurduğu bir damgadır.

Bu yazıda, sanat tarihi ve kültürel teoriden gelen ve sadece sanata değil, medyaya ve etrafımızdaki dünyaya bakışınızı temelden değiştirecek dört güçlü fikri keşfedeceğiz. Bu fikirler, gözlerimizi açarak, bakmanın ötesinde görmeyi öğrenmemize yardımcı olacak ve dünyayı algılayışımızı değiştirecek.

1. Çıplak Olmak ve 'Nü' Olmak: Bakışın Cinsiyeti

Sanat tarihçi ve eleştirmen John Berger, görme eyleminin cinsiyetlendirilmiş doğasını ortaya koyan sarsıcı bir iddiada bulunur: "Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler." Berger'a göre bu "erkek bakışı" sadece dışsal bir eylem değildir, kadın tarafından içselleştirilen psikolojik bir gerçekliğe dönüşür. Kadın, kendi varlığını ikiye bölünmüş olarak deneyimlemeye başlar: "Böylece kadın içindeki gözleyen ve gözlenen kişilikleri, kadın olarak onun kimliğini oluşturan ama birbirinden ayrı iki öge olarak görmeğe başlar... Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır." Bu fikir, Batı sanat geleneğini bir seyir nesnesi olmanın ötesinde, yaşayan bir psikolojik durum olarak yeniden çerçeveler.

Bu bakış açısıyla Berger, "çıplak olmak" ile "nü olmak" arasında kritik bir ayrım yapar. Çıplak olmak, basitçe giysilerden arınmış olmaktır. Bu, kişisel ve doğal bir durumdur. Nü olmak ise, bir başkasının bakışı için sergilenen bir nesne olmaktır. Bu gelenekte, bakan kişi (seyirci) zımnen erkektir ve kadın bedeni onun için bir gösteri nesnesine dönüştürülür. Kadın, kendisi olarak değil, seyredilen bir obje olarak var olur.

John Berger bu ayrımı şu şekilde özetler:

Çıplak olmak insanın kendisi olmasıdır. Nü olmaksa başkalarına çıplak görünmektir, insanın kendisi olarak algılanmamasıdır. Çıplak vücudun nü olabilmesi için bir nesne olarak görülmesi gerekir... Nü’lük bir çeşit giyinikliktir.

Bu fikir, Avrupa nü geleneğini insan formunun saf bir kutlaması olmaktan çıkarır ve onu, cinsiyetler arasındaki belirli bir güç dinamiğini pekiştiren kültürel bir gelenek olarak yeniden çerçeveler. Bu, artık bir kadının vücuduna baktığımızda, sadece bir bedene değil, aynı zamanda o bedeni nesneleştiren ve seyreden bir bakışın tarihine de baktığımız anlamına gelir.

2. Sanat Tarihi Size Yalan Söylüyor Olabilir mi?

John Berger'ın bir diğer güçlü fikri ise "bulandırma" (mystification) kavramıdır. Berger'a göre sanat, genellikle gerçek sosyal ve tarihsel bağlamından koparılarak, onu olduğundan daha gizemli, ruhani ve erişilmez göstermek amacıyla sunulur. Bu "bulandırma" süreci, çoğu zaman ayrıcalıklı bir azınlığın çıkarlarına hizmet eder ve sanat eserinin gerçek insani anlamını gizler.

Bu duruma en çarpıcı örneklerden biri, Frans Hals'ın Yoksul Yaşlılar Bakımevi'nin Erkek Yöneticileri ve Kadın Yöneticileri adlı portreleridir. Bir sanat tarihçisi, bu resimleri incelerken genellikle teknik ustalığa odaklanır: "koyu, ışıltılı siyahların ince değişimleri" ve fırça vuruşlarının gücünden bahseder. Bu formalist analiz, eseri estetik bir başarı olarak sunar.

Ancak bu analiz, resmin ardındaki asıl sosyal dramı tamamen göz ardı eder. Ressam Frans Hals, bu portreleri yaptığı sırada seksenini aşmış, yoksul bir adamdı ve tam da resmettiği bu yöneticilerin yönettiği vakfın yardımına muhtaçtı. Bu bilgi, tabloyu basit bir portre olmaktan çıkarıp, yoksul bir sanatçı ile ona sadaka veren güçlü yöneticiler arasındaki karmaşık sosyal ilişkinin bir belgesine dönüştürür. Resimdeki dram artık fırça darbelerinde değil, Berger'in deyişiyle "unutulmaz çelişki"dedir. Hals'ın bakışı, "her şeye karşın nesnel olmaya çalışan yoksul bir adamın gözleriyle" yaptığı bir incelemedir.

Bu, sanat tarihçilerinin uzmanlıklarının bazen gerçeği aydınlatmak yerine nasıl gizleyebileceğini gösteren güçlü bir hatırlatmadır. Bize öğretilen saygı, bazen gözümüzün önündeki insani dramı görmemizi engeller.

3. 'Büyük Sanatçı' Efsanesi: Deha Doğuştan mı Gelir, Sonradan mı Olunur?

Sanat tarihçisi Linda Nochlin, 1971'de sorduğu "Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?" sorusuyla sanat dünyasının temel varsayımlarını sarstı. Bu soru, kadınların sanatsal yeteneklerinin erkeklerinkinden daha az olduğu yönündeki gizli inancı hedef alıyordu.

Nochlin'in temel argümanı, "büyük" kadın sanatçıların yokluğunun kadınların doğuştan gelen bir yetenek ya da "deha" eksikliğinden değil, onları sistematik olarak sanat dünyasının dışına iten kurumsal ve toplumsal engellerden kaynaklandığıdır. Nochlin, tek başına çalışan erkek deha mitini, yani "Büyük Sanatçı" efsanesini yerle bir eder. Holbein, Dürer ve Raffaello gibi birçok ünlü erkek sanatçının, sanatla ilgili meslekleri olan ailelerden geldiğine dikkat çekerek, doğuştan gelen dehadan çok sosyal bağlamın ve fırsatların önemini vurgular.

Nochlin'in ortaya koyduğu en kritik kurumsal engel, Rönesans'tan 19. yüzyıla kadar kadınların çıplak modelden desen çizim derslerine katılmalarının yasak olmasıydı. Bu küçük bir ayrıntı değildi, o dönemde en prestijli ve en yüksek sanat formu olarak kabul edilen "tarih resmi" yapabilmenin temel koşuluydu. Bu eğitimden mahrum bırakılan bir sanatçının "büyük" olarak kabul edilmesi neredeyse imkansızdı.

Bu fikir sadece sanatla ilgili değil, aynı zamanda liyakat kavramının kendisiyle de ilgilidir. Bu fikir, liyakat efsanesinin altını oyar ve bize öğretir ki "büyüklük" çoğu zaman doğuştan gelen bir dehanın değil, en başından bahşedilmiş bir ayrıcalığın sonucudur.

4. İzlediğiniz Her Şeyin Gizli Kodu: İkili Karşıtlıklar

Antropolog Claude Lévi-Strauss'tan türetilen yapısalcı bir fikre göre, insanlar dünyayı evrensel olarak ikili karşıtlıklar kullanarak organize eder. İyi ve kötü, aydınlık ve karanlık, doğa ve kültür gibi zıtlıklar, karmaşık dünyayı anlamlandırmamızı sağlayan temel zihinsel araçlardır.

Bu basit yapı, antik mitlerden modern filmlere, reklamlardan haberlere kadar neredeyse tüm anlatı biçimlerinin gizli "planı"dır. Bu ikili karşıtlıkları medyada her yerde görebiliriz:

  • Karakter karşıtlıkları: Kahramana karşı kötü adam, iyiye karşı kötü, gence karşı yaşlı.

  • Anlatı karşıtlıkları: Başarısızlığın başarıya dönüşmesi, çatışmanın çözüme ulaşması.

  • Türe özgü karşıtlıklar: Bilimkurguda teknolojiye karşı insanlık, suç/politika türünde kaosa karşı düzen, korku türünde iyiye karşı kötü.

Bu karşıtlıkların işlevi, karmaşık fikirleri basitleştirmek, sürükleyici anlatısal çatışmalar yaratmak ve izleyicilerin belirli karakterler ve bakış açılarıyla özdeşleşmesini sağlamaktır. Ancak bu yapının asıl gücü, ardında yatan ideolojide gizlidir. Medya ürünleri, izleyiciyi karşıtlıklardan birini tercih edecek şekilde konumlandırır. Bu karşıtlıkların nasıl çözüldüğü, yani hikayenin nasıl bittiği, belirli bir dünya görüşünü pekiştirir. Örneğin, hikayeler sürekli olarak "düzenin" "kaosa" galip gelmesiyle sonuçlandığında, bu durum düzenin üstünlüğünü ve arzu edilirliğini normalleştiren bir ideolojiyi sessizce güçlendirir. Bu, kalıpları fark etmenin ötesine geçerek, bize sunulan mesajı ve ideolojiyi yapısöküme uğratmamızı sağlar.

Bu basit ama evrensel kodu bir kez fark ettiğinizde, onu her yerde görmeye başlarsınız. Bu, tükettiğimiz ve anladığımız hikayelerin ardındaki gizli mekanizmayı ortaya çıkararak, medya ile olan ilişkimizi sonsuza dek değiştirir.

Sonuç: Gözlerimizi Yeniden Açmak

Gördüğümüz gibi, dünyaya bakışımız pasif bir algılama süreci değil, kültür, güç, cinsiyet ve derin bilişsel kalıplar tarafından aktif olarak inşa edilen bir eylemdir. Sanat eserindeki bir kadının duruşu, bir portredeki gizli sosyal dram, "büyük sanatçı" kavramının ardındaki kurumsal bariyerler veya bir filmdeki basit kahraman-kötü adam dinamiği... Hepsi bize görmenin karmaşık ve katmanlı doğasını hatırlatır.

Bu fikirler, sadece birer entelektüel egzersiz değil, aynı zamanda dünyayı daha eleştirel ve bilinçli bir şekilde deneyimlemek için birer araçtır. Bize, yüzeyin altına bakmayı ve imgelerin bize ne söylediğini değil, aynı zamanda neleri gizlediğini de sorgulamayı öğretirler. Peki, bu gizli kodların ve varsayımların farkına vardığımızda, dünyaya artık aynı gözle bakabilir miyiz?