Bir Badem Dalının Etrafında İyileşmek
İyileşmeyi çok uzun süre düz bir çizgi gibi düşündüm. Bir noktada başlayacak, bir yerde bitecek; “geçmiş” denilen şey arkamda kalacaktı. Terapiyle birlikte anladım ki iyileşme ilerlemekten çok açılmakla ilgili. Üzerine örtülenin, bastırılanın yavaşça görünür hâle gelmesi. Bunu en iyi anlatan şey ise benim için Vincent Van Gogh’un Çiçek Açan Badem Ağacı tablosuydu.
ANLAT BAHANECIYAZIN
Tuğçe Serin
1/15/20263 min read


İyileşmeyi çok uzun süre düz bir çizgi gibi düşündüm. Bir noktada başlayacak, bir yerde bitecek; “geçmiş” denilen şey arkamda kalacaktı. Terapiyle birlikte anladım ki iyileşme ilerlemekten çok açılmakla ilgili. Üzerine örtülenin, bastırılanın yavaşça görünür hâle gelmesi. Bunu en iyi anlatan şey ise benim için Vincent Van Gogh’un Çiçek Açan Badem Ağacı tablosuydu.
Bu eser, 1890 yılında Vincent van Gogh tarafından yapıldı. Tabloya giden yol, kardeşi Theo’dan gelen bir mektupla açıldı. Theo, bir oğulları olduğunu ve ona Vincent adını verdiklerini yazıyordu. Van Gogh bu haberi aldığında şunu söyler: “Hemen onun için, yatak odasına asmak üzere bir resim yapmaya başladım; mavi gökyüzüne karşı beyaz çiçek açmış badem dalları.” Ardından ekler: “Üzerinde en sabırla çalıştığım, en sakin ve nazik dokunuşlarla resmettiğim, en iyi işim bu.”
Bu cümleleri ilk okuduğumda iyileşmenin neye benzediğini ilk kez bu kadar net gördüm. Van Gogh’un tabloya ulaşma biçimi, kendi sürecime ayna tutuyordu. Sabırla ilerleyen, sakinlikten beslenen, kendine zarar vermeyen bir yaklaşım. Nazik dokunuşlarla kendinle kurulan bir temas.
Terapi sürecimde bu tabloya bakmak, onu zihnimde taşımak bana iyi gelmişti. Çiçek açmak istemiştim. Bir savaş alanından çıkmış gibiydim; yara aldığım her yerden, kanamış her noktadan filizler yükselsin istiyordum. İyileşmeyi kabuk bağlamakla sınırlı görmüyordum. Yeşermekle, yeniden canlanmakla düşünüyordum.
Van Gogh’un badem çiçeklerine ve bahara duyduğu ısrar, benim için hep bir yeniden doğum arzusunu çağrıştırdı. Badem Çiçekleri bir anda ortaya çıkmış bir sonuç değildi. Öncesinde tomurcuklar vardı. Küçük, kırılgan, yarım kalmış denemeler. İyileşmenin doğasına çok benzeyen bir süreç. Soğuğun ortasında açan dallar, hayata tutunma iradesinin sessiz bir ifadesiydi. Yaşamı boyunca içinden geçtiği ruhsal bunalımlarla baş etme biçimi burada görünür hâle geliyordu. Acı, biçim kazanıyordu. Sanat, acının taşınabilir olduğu bir alana dönüşüyordu; yarayı gizlemeden, onu dönüştürerek var edebilen bir katarsis hâline geliyordu.
İyileşmeye, kendime böyle davranmayı öğrendiğim anda başladım. Sertlikten uzaklaşarak, yargının sesini kısarak, zamana güvenmeyi deneyerek. Tıpkı o badem dalları gibi, soğuğun içinde durup mevsimin gelmesini bekleyerek. Çiçek açmanın aceleyle değil, sabırla mümkün olduğunu anlayarak.
Van Gogh’ta acı, biçim kazanır. Renk olur, dal olur, gökyüzüne doğru uzanır. Katarsis, burada sakinliğin ve sabrın içinden geçerek kurulur. Ama bu dönüşüm her zaman böyle yumuşak bir dil bulmaz. Bazı deneyimler vardır ki, onları taşıyabilmek için çiçek açmak yetmez; kelimelerin sertliğine ihtiyaç duyulur.
Sylvia Plath’te katarsis bambaşka ama aynı derecede çıplak bir hâl alır. Şiirlerinde iyileşme vaadi yoktur. Teselli de yoktur. Buna karşılık neredeyse rahatsız edici bir dürüstlük vardır. Yazmak, onun için iyi hissetmenin yolu değildir; hayatta kalmanın kendisidir. Duygularını yumuşatmaz, estetikle gizlemez. Onları keskinleştirir, olduğu yere bırakır.
Plath’i okurken insan şunu hisseder: İyileşmek her zaman güçlenmek anlamına gelmez. Bazen yalnızca dağılmadan durabilmektir. Kelimelerin içinde tutunacak bir yer bulmak, parçalanmadan var olmayı sürdürebilmek.
Louise Bourgeois ise travmayı biçime sokar. Çocukluk korkuları, beden, annelik, kayıp… Hepsi heykellerinde yeniden ve yeniden karşımıza çıkar. Bourgeois için sanat, travmanın kendini durmaksızın yeniden ürettiği bir yer olmaktan çıkar; onu denetlenebilir, biçimlenebilir bir alana taşır. Korku oradadır, ama artık onun elindedir. Bunu düşündükçe şuna inanırım: Acı geçmez belki, ama dışavurum sayesinde onunla aramızdaki mesafe yeniden kurulur.
Sanat bana iyileşmenin bir hedef olmadığını öğretti. Varılması gereken bir nokta, geride bırakılacak bir geçmiş de sunmadı. Bunun yerine durmayı, bakmayı, temas etmeyi öğretti. Acıyla aynı odada kalabilmeyi. Onu bastırmadan, süslemeden, aceleyle aşmaya çalışmadan.
Kimi zaman bir badem dalı oldu bu temas; soğuğun içinde açmaya cesaret eden bir çiçek. Kimi zaman keskin bir dize, kimi zaman ağır bir heykel. Hepsinde ortak olan şey şuydu: Acı yok olmadı, ama hayatın tek sesi olmaktan çekildi.
Belki iyileşme tam olarak budur. Dağılmadan durabilmek. Kendine sabırla yaklaşabilmek. Ve en kırılgan yerde bile, yaşamın hâlâ bir biçim aradığını fark edebilmek…