Geçmişten Günümüze Bir Nehir: Bellek

Belleğimiz geçmişin kusursuz bir kaydı değil, sürekli yeniden düzenlenen bir hikâyedir.

AÇIK ÇAĞRI

Onur Polat

9/16/20268 min read

Her sabah uyandığımızda kim olduğumuzu tekrar tekrar düşünmeyiz. Adımızı, nerede yaşadığımızı, sevdiğimiz insanları, sevmediklerimizi, dün ne yaptığımızı, yıllar önce başımıza gelenleri az çok biliyor olmamız bize yeter. Bu kadarıyla başlarız hayatın kalan günlerine. Aynaya baktığımızda gördüğümüz kişinin dün gördüğümüz kişi olduğundan şüphe etmeyiz ve bunu bize söyleyen şey yüzümüz değildir. Yüzümüz değişir. Bedenimiz değişir. Düşüncelerimiz, korkularımız, alışkanlıklarımız değişir. Buna rağmen bütün bu değişimlerin içinde “ben, hâlâ benim” diyebilmemizi sağlayan bir şey vardır: belleğimiz.

Doğduğumuz günden bugüne olmasa da biraz büyüdükten sonra şekillenmeye başlayan, doldukça gelişen, geliştikçe ruhumuzun renklerini resme dönüştüren o miras…

Peki belleğimizi elimizden alırsak geriye ne kalır?

Christopher Nolan’ın Memento’su tam olarak bu sorunun içine bırakır bizi. Filme konu olan baş karakterimiz Leonard Shelby, yeni anılar oluşturamaz. Yaşadığı şeyler 10-15 dakika sonra zihninden silinir. Geçmişinin belirli bir noktasına kadar kim olduğunu bilir fakat o noktadan sonrasını yanında taşıyamaz. Bu yüzden hayatını Polaroid fotoğraflara, küçük notlara ve kendi bedenine kazıdığı dövmelere emanet eder. İnsanların yüzlerini fotoğraflar, altlarına kim olduklarını yazar. Bilmesi gerektiğine inandığı şeyleri bedenine dövme yaptırır. Kendi hafızasının yapamadığını kâğıda, fotoğrafa ve derisine yaptırmaya çalışır. Belleğini böyle inşa eder.

Filmin en ilgi çekici yanı bu bellek problemi değildir ama en rahatsız edici tarafı budur. Bir süre sonra Leonard’ın hafızasının bozuk olmasının onu gerçeğe tamamen yabancılaştırmadığını fark ederiz.

İnsan hafızasına güvenemediğinde kanıtlara güvenmek ister. Leonard da bunu yapar. Fotoğraflar yalan söylemez, notlar unutmaz, dövmeler değişmez diye düşünür. Oysa bir fotoğrafın altına yazılmış cümleyi yazan kişi yine kendisidir. Hangi bilgiyi kaydedeceğine, hangisini kaydetmeyeceğine karar veren de odur. Böylece başlangıçta gerçeği korumak için oluşturduğu sistem giderek başka bir şeye dönüşür: inanmak istediği gerçeği koruyan bir sisteme.

Toplumların belleği de biraz böyle değil midir? Toplumu yönlendirmek isteyen güç, belleğe neyin yazılacağına ya da bellekten neyin silineceğine karar verir. Böylece gelecek, bir gücün tasarrufunda ortaya çıkan steril bir rüyaya ya da iyi kurgulanmış bir kabusa dönüşür. Arada ortaya çıkan “toplum hafızasız, belleğini yitirmiş” türündeki eleştiriler de sesini çok yükseltemeden yitip giderler.

Burada meselenin artık hafıza kaybı olmaktan çıktığını görebiliriz. Çünkü Leonard’ın yaptığı şey aslında bize hiç yabancı değildir. Biz de hayatımızı olduğu gibi hatırlamayız. Bazı olayları büyütür, bazılarını küçültürüz. Bazı konuşmaları yıllarca unutmayız ama aynı gün söylediğimiz başka bir cümleyi hatırlamayız. Geçmişte aldığımız bir kararın nedenlerini bugünkü düşüncelerimize göre yeniden yorumlarız. Bir ilişki bittikten sonra başlangıcını başka türlü, yıllar sonra çocukluğumuzu başka türlü anlatabiliriz. Belleğimiz geçmişin kusursuz bir kaydı değil, sürekli yeniden düzenlenen bir hikâyedir.

Bu hikâyelerden yola çıkarak ruhumuzu ve kimliğimizi de inşa ederiz. Ancak burada hızlı olmak önemlidir. Çünkü kişinin kendi kuramadığı kimliğin üzerine boca edilmek üzere toplum tarafından çoktan hazırlanmış kimlikler vardır. Kimin kazanacağına ise biraz da bu hız, yani zaman karar verir.

Biz geçmişimizi yalnızca hatırlamayız, onu anlatırız.

Kendimize de başkalarına da.

“Ben böyle bir insanım” dediğimizde aslında geçmişimizden seçtiğimiz bazı olayları yan yana koyarız. Cesur olduğumuzu düşünüyorsak cesaret gösterdiğimiz anları daha kolay buluruz. Şanssız olduğumuza inanıyorsak başımıza gelen kötü olaylar bir zincirin parçaları hâline gelir. Haksızlığa uğradığımıza inanıyorsak geçmişimiz bize bunu doğrulayacak örnekler sunar. Sonunda hayatımız milyonlarca küçük olaydan oluşmasına rağmen kendimize bunların yalnızca bir kısmından bir kimlik kurarız.

Leonard’ın trajedisi belki de hafızasının olmaması değildir. Kendi hikâyesini denetleyebilecek kadar hafızasının olmamasıdır. Biz ise şanslı olanız, yani kişisel belleğimizin öncülüğünde kişisel kahramanlığımızın senaristi olarak bencil bir kibirle hareket etmekte özgürüz. Kimliğimizi oluşturmak için belleğimize başvurmamız ve sonra niyetimize karar vermemiz yeterli.

Ama burada başka bir soru ortaya çıkıyor.

Hafızamızı kaybetmek kimliğimizi parçalıyorsa, bütün yaşadıklarımızı eksiksiz hatırlamak bizi daha bütün bir insan mı yapardı?

İlk bakışta öyle görünüyor. Hiçbir şeyi unutmadığımızı düşünelim. Çocukluğumuzun her gününü, bize söylenen her sözü, yaptığımız her hatayı, yaşadığımız her utancı, bütün ayrılıkları, ölümleri, korkuları ve hayal kırıklıklarını aynı açıklıkta hatırlayabiliyoruz. Bir insanın yıllar önce söylediği kırıcı bir cümle, dün söylenmiş kadar canlı. Daha da ızdırap verici olanı düşünelim: O sahnenin görüntüsünü, kokusunu ve bizde bıraktığı duyguları, sanki yeniden yaşanıyormuşçasına deneyimlediğimizi farz edelim.

Böyle bir insan gerçekten daha güçlü mü olurdu? Yoksa yaşayamaz mıydı? Buna cevap vermek için önce çok şanslı olmak gerekiyor. Şans derken, çocukluktan başlayarak her yönüyle tatmin edici ve mutluluk açısından besleyici bir hayata sahip olmayı kastediyorum. Eğer bu şansa sahip değilsek o zaman gerekli olanlar güçlü ve cesur olmak. Belleğimizin her an her dakika bize hücum edecek anılara sahip olduğunu bilerek, sürekli tetikte yaşamak ve yürekli olmak. Aksi takdirde hayat değil de bir maruz kalma durumuna dönüşen günler, bitsin diye fırsat kollanan bir hapishaneye dönüşürdü.

Bu açıdan düşündüğümüzde belleğimizin unutmayı seçmesi aslında bir eksiklik olmayabilir. Aksine zaman içerisinde zihnin kendisini koruma biçimlerinden birine dönüşmektedir. Bizi acıtan anıların kenarlarının aşınması, bazı yüzlerin bulanıklaşması, bazı yok oluşların boşluklarının silinmesi daha sağlıklı bir kimliğin inşası için bulunmaz bir nimettir. Yolumuza devam etmemiz için unutmanın belleğimizi temizlemesine teslim olmak durumundayız.

Affetmek bile biraz unutabilmeye bağlı değil midir?

Bir insanın bize yaptığı her şeyi bütün ayrıntılarıyla ve ilk günkü duygusuyla hatırlasaydık gerçekten affedebilir miydik? Affettiğimizi söyleyebilirdik belki ama zihnimiz olayı her defasında aynı canlılıkla yeniden önümüze getirdiğinde söylemimiz değil, acıyan, kanayan yerlerimizle tekrar aynı noktaya gelirdik. Ve unutmamak zehirli bir yiyeceği yediğimizde kusamamaya benzerdi. İyi olduğumuzu söylediğimiz her an midemizin kalktığı bir bekleme gibi.

Zamanın geçmesi dediğimiz şey yalnızca günlerin ilerlemesi değildir. Bazı şeylerin bizden uzaklaşabilmesidir. Geride bıraktıkça hafiflediğimizi, hızlandığımızı ve kalan hayatımıza daha hevesle devam ettiğimizi hissettirir. Fakat hiçbir şeyi unutamayan insanın durumu da bunun tersinden aynı olabilir. Geçmişten çıkamayan, bugüne mahkûm olan ve yarına umudu kalmayan birine dönüşecektir. Daha da kötüsü artık hayal kuramayan…

Sağlıklı bir kimlik bu ikisinin arasında bir yerde oluşur. Hatırlamak ile unutmak arasında. Çünkü insanın kimliği bütün geçmiş hafızanın toplamı değildir. Bazı şeyleri yanında taşır, bazılarını geride bırakır. Bazı anıları yıllarca saklar, bazılarını farkında bile olmadan kaybeder. Bir insanın söylediği cümlenin kelimelerini unutabiliriz ama bıraktığı duyguyu yıllarca taşıyabiliriz. Olay kaybolur, izi kalır. Müzik silinir ama tınısı dilimize takılır.

O zaman kimlik belleğin kendisi değil de belleğin bıraktığı izler olabilir mi? Hatta belleğin duyduğu sesler arasında kendince seçtiği notalara basarak oluşturduğu şarkı.

Leonard’ın bedenindeki dövmeler bu yüzden bu kadar anlamlıdır. Hatıraları zihninde kalmaz ama izleri bedeninde kalır. Ama kalmasını istediği izler. Bizim dövmelerimizi vücudumuzda taşımayız. Yaşadıklarımız davranışlarımızda, korkularımızda, seçimlerimizde, sevme biçimimizde kalır. Nereden geldiğini artık hatırlamadığımız bazı çekincelerimiz vardır. Nedenini bilmediğimiz bazı yakınlıklarımız. Çoktan unuttuğumuz olayların sonuçlarıyla yaşamaya devam ederiz.

Geçmişimizi değiştiremeyiz ama ona verdiğimiz anlamı değiştirebiliriz. Aynı olay yıllar sonra başka bir hikâyenin parçası olabilir. Bir zamanlar yenilgi dediğimiz şeye daha sonra kurtuluş diyebiliriz. Büyük bir aşk olarak hatırladığımız ilişkiye yıllar sonra bir yanılgı gibi bakabiliriz. Olay yerinde durur, hikâye değişir.

Biz de onunla değişiriz.

Bu nedenle kimlik sabit bir şey değildir. Hafızanın içinde sürekli yeniden yazılan bir anlatıdır. İnsan dün olduğu kişiyle bugün olduğu kişi arasındaki boşluğu hikâyelerle doldurur. Anılar, aile hikâyeleri, eski mesajlar, fotoğraflar, günlükler, sosyal medya kayıtları…

Hepsi aynı şeyi söylüyor:

“Sen buydu(n).”

İnsanın kim olduğunu salt geçmiş mi belirler, yoksa geçmişinden neyi yanında taşımayı seçtiği mi? Kim olduğumuz hatırladığımız hikâyeye bağlıdır ve hafızamız o hikâyeyi durmadan değiştirir. Bugün “ben” dediğimiz kişinin gerçekten geçmişte yaşamış olan kişiyle aynı olduğundan emin olamayız. Bunu sorgulamayız ama yaşamaya devam ederiz. Hayat dediğimiz şey sorguladıkça keyfi kaçan, dans etmesine ara vermesini istediğimizde suratı düşen, neşeli bir palyaçodan ibarettir. Gözümüzün içine baka baka bizi kandırmasına izin veririz.

Bir insan bütün anılarını kaybettiğinde kimliğini kaybedebilir. Ama bütün anılarını eksiksiz taşısaydı da sağlıklı bir kimlik kurmak oldukça zor olurdu. Böyle bakıldığında unutmak, hayatın devam edebilmesi için açılmış bir boşluktur. O boşluktan bizi var eden anılarımız su gibi akar ve anılar nehrine dönüşür.

Geçmişten gelen, günümüze akan bu nehre gün içinde uğrar, yıkanır yolumuza öylece devam ederiz. Tam bu sırada Herakleitos gülümseyerek yanımıza gelir ve şöyle der: “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız: Çünkü nehir aynı nehir değildir ve siz aynı siz değilsiniz.” Onun tabirine uygun olarak anılar nehri de sürekli değişir; anılara uğrayan biz de…

Görseldeki Sanat Eseri: Jan Voerman Sr., A View of the River IJssel with Hattem in the Distance, panel üzerine yağlıboya, 42,4 × 52 cm.

info@bahanemiz.com

© 2025. Bahane, Tüm Hakları Saklıdır.