Dünün Peri Masalı, Bugünün Çatlak Aynası: George Orwell’ın Hayvan Çiftliği Üzerine
... Bu nedenle Hayvan Çiftliği, okuruna yalnızca iktidarı sorgulamayı değil, iktidarın kendi üzerimizde kurduğu dili ve gerçeği değiştirme gücünü de sorgulamayı hatırlatır. Orwell aynaya baktığımızda sormamız gereken temel sorunun şu olduğunu söyler: Aslında kim kimi yönetmektedir?
KITAP İNCELEME
Canan Hodaman
8/26/202610 min read


“Yaşadığımız hayat nasıl bir hayattır? Açıkça söylemekten korkmayalım: Şu kısa ömrümüz yoksulluk içinde, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçip gidiyor. … Hayatımız sefillikten, kölelikten başka nedir ki!”
Çiftlikte hayvanları dayanışma içinde örgütlemek ve ayaklandırmak için şarkıyla biten aslında uzun bir konuşmanın yalnızca bir kısmı olan bu sözler “Beylik Çiftliği”nin domuzu Koca Reisine ait. Koca Reis, devrimci düşüncelerini hayvanlara aktaran bir figür olarak kitabın girişinde bize verilir. Ancak devrimin gerçekleştiğini göremeden ölür. Günümüzde bazı siyasetçilerin yapamayacağı türden olan bu ajitasyon konuşmasını yazan George Orwell asıl adıyla Eric Arthur Blair’in hayat hikayesi ise bize aslında bu kitaptaki birçok çatışmanın temelini de anlatır.
Ama ne hayat! gençlik yıllarında polis görevi yapan Orwell sömürgeciliğin ikiyüzlülüğünü Burma’da, yoksulluğun ve sınıfsal eşitsizliğin sertliğini Londra sokaklarında, faşizmin yüzünü İspanya İç Savaşı’nın siperlerinde görmüş olan Orwell, zamanla yalnızca belirli bir rejimin değil, iktidarın kendisinin nasıl yozlaşabileceğini yaşayarak görür. Onun yazarlığı, bu nedenle yalnızca politik bir tavır olmaktan ziyade vicdani bir çatışmasının izlerini de taşıdığını düşünüyorum.
Bir Devrimin Doğuşu
“Tek gerçek düşmanımız İnsan’dır.”
Hayvan Çiftliği, çiftlik sahibi Bay Jones’ın sarhoş ve ihmalkar yönetimi altında aç bırakılan hayvanların Koca Reis’in konuşmasından sonra ayaklanmasıyla başlar. Aslında planlı bir ayaklanma değil. Çiftlik sahibine, eşine ve çalışanlarına delirmiş gibi saldıran hayvanlar çiftliği ele geçirir ve “devrim” yapar.
“Bütün insanlar düşmandır. Bütün hayvanlar yoldaştır.”
İlk bakışta, bir çiftlikte yalnız yaşayan hayvanların peri masalı gibi görünüyor. “Beylik Çiftliği” adı değiştirilip “Hayvan Çiftliği” yazılır. İnsanların hayvanlar üzerinde kullandıkları kamçı, dizgin yakılır veya kuyu dibine atılır. Bay Jones’a ait ev “hafıza” diye müzeleştirilir. Hayvanların çiftlik evine girişi olmayacağı söylenir. Hayvanların en zekisi kabul ettikleri domuzlardan Snowball ve Napoleon liderliği üstlenir ve çiftliği yönetmeye başlar. Okuma yazma öğrenmeye başlanır. Kendileri eker, kendileri biçer ve kendileri planlı biçimde dağıtım yaparak yer.
Değiştirilemez Kanunlar
Devrim yapıldıktan sonra yeni bir hayat başlamıştır ve bu hayata uygun olarak hayvanlar kendi kanunlarını çiftlik duvarına yazar. Bu kanunlara ‘Yedi Emir’ adını verilir.
İki ayak üzerinde duran her şey düşmandır.
Dört ayak üzerinde duran ya da kanatları olan her şey dosttur.
Hiçbir hayvan giysi giymeyecektir.
Hiçbir hayvan bir yatakta uyumayacaktır.
Hiçbir hayvan içki içmeyecektir.
Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecektir.
Bütün hayvanlar eşittir.
Devrim sonrası hayvanları rahat bırakmak istemeyen Bay Jones ve adamları çiftliği geri almaya çalışır, ancak Snowball'un stratejik dehası sayesinde hayvanlar "Ağıl Savaşı"nda insanları bozguna uğratır. Devrim sonrası savaş kazanan hayvanlar için istedikleri hayatı yaşamak için artık hiçbir engel kalmaz.
“Bütün hayvanlar eşittir. Ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.”
Bu idealist sistemin ilk yapısal fireyi vermesi uzun sürmez. Sayfalar ilerledikçe masalın üzerindeki sevimli örtü kalkar.
Orwell’ın karakterleri burada yalnızca hayvanlar değildir. Çiftlikteki hiyerarşi her biri devrimin, iktidarın, toplumun ve insan davranışlarının farklı bir yüzünü temsil eder. Domuzlar en zeki kabul edilir. Çalışmazlar, yönetir ve denetlerler. Koca Reis, Napoleon, Snowball ve Squealer domuzdur. İneklerin taze sütü ve rüzgârla dökülen elmaların gizemli bir şekilde ortadan kaybolmasıyla, "eşitler" arasında "daha eşit" bir sınıfın doğumu gerçekleşir. Sütleri içen ve elmaları yiyen domuzlardır. Squealer’ın bu imtiyazı domuzların düşünenler olarak doğaları gereği sevmeseler dahi yemek zorunda olduğunu söylemesi, "bilimsel bir zorunluluk" olarak pazarlaması, ideolojinin kitleleri manipüle etmek için nasıl eğilip bükülebileceğinin ilk işaretidir.
Devrim Kimin İçin?
Koca Reis’in anlattığı gelecek, emeğin karşılığını aldığı, hiçbir hayvanın diğerinden üstün olmadığı bir dünya. Başlangıçta umut var. Fakat iktidarın boş bıraktığı alan çok geçmeden yeni bir mücadeleye dönüşür. Zamanla çiftlikte oluşan liderlik krizi, Snowball’un entelektüel vizyonu ile Napoleon’un karanlık pragmatizmi arasında gerilim yaratır. Snowball, daha yaratıcı, daha teorik ve çiftliğin geleceğine ilişkin planları olan bir karakterdir. Ancak Napoleon’un iktidar mücadelesinde yenilir. Snowball, Julius Caesar’ın seferlerinden öğrendiği askeri stratejilerle (kazların saldırısı ve savunma hatları gibi) "Ağıl Savaşı"nı zafere taşırken, Napoleon sessizliğini korur ve asıl gücün "gençlerin eğitiminde" olduğunu savunarak dokuz eniği çatı katında gizlice yetiştirir.
En dramatik kırılma ise Snowball’un yel değirmeni projesini sunduğu pazar toplantısında yaşanır. Yel değirmeni de bu sistemin önemli sembollerinden biri. Snowball’un savunduğu proje, Napoleon tarafından önce reddedilir. Napoleon’un çatı katında beslediği dokuz devasa köpek, birer canavara dönüşmüş halde sahneye dalar ve Snowball’u sürer. İşte o an, entelektüel vizyonun fiziksel şiddetle susturulduğu, devrimin evrildiği nokta. Köpeklerin Napoleon’a tıpkı hayvanların bir zamanlar Jones’a yaranır gibi kuyruk sallaması, "efendilerin" değiştiğini ama "köleliğin" baki kaldığını gösteren bir detay. Yel değirmeni projesini Napoleon sahiplenir. Değirmen yapılmaya başlanır ancak birçok defa farklı biçimlerde yıkılır. Değirmen her çöktüğünde ise sorumlusu hazırdır, Snowball.
Değiştirilemez Sadece Bazen Değiştirilebilir Kanunlar
Orwell’ın karakterleri burada yalnızca hayvanlar değildir dedik. Koca Reisin devrimci düşüncelerini kendi iktidar aracı haline getiren Napoleon, zamanla bütün gücü kendisinde toplamaya başlar. Rakiplerini tasfiye eder, korkuyu yönetim aracına dönüştürür ve devrimin dilini kendi iktidarını meşrulaştırmak için kullanır. Girilmez denilen çiftlik evine girip yaşamaya başlar. İnsanlar gibi yer, insanlar gibi yatar. Napoleon yönetimi kanunlara uymadığında kanunları değiştirmeye başlar. Örneğin, yatakta yatma yasağının "çarşaflı yatakta yatılamaz" şeklinde esnetilmesi veya içki yasağına "aşırı derecede" ifadesinin eklenmesi gibi. Bu durumda kafası karışan hayvanlara propaganda sözcüsü Squealer “Yanlış hatırlıyorsunuz.” diyerek aslında hafızalarını manipüle eder. Kanunları esnetir ve gerçeği büker. Napoleon iktidarı kendi zayıflığını gizlemek için Snowball'u sürekli bir "günah keçisi" ve dış tehdit olarak kullanır. Böylece kitlelerin öfkesi yönetime değil, hayali bir düşmana yönlendirilir. En ufak bir muhalif ses yükseldiğinde Napoleon gizlice yetiştirdiği vahşi köpek ordusu devreye girer. Fiziksel terör ve toplu infazlar başlar. Bu rıza üretemeyen kırılgan bir otoritenin başvurduğu nihai ve en kaba korunma biçimi. Ne zaman bir adaletsizlik veya domuzlara sağlanan bir ayrıcalık (sütün ve elmaların onlara ayrılması gibi) sorgulanacak olsa, propaganda sözcüsü Squealer hemen "Jones'un geri gelmesini mi istiyorsunuz?" tehdidini öne sürer. Hayvanların eski sömürü günlerine dönme korkusu, otoritenin zayıflıklarını örten en büyük kalkan haline gelir. Bu da aslında bize otoritesinin pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir.
Kim Çalışıyor, Kim Kazanıyor?
Çiftlikte ve Yel değirmeni yapmakta en çalışkan karakter Boxer’dır. Çiftliğin atı olan Boxer, her sabah herkesten erken kalkar ve herkesten daha ağır işler yapar. Her gün “Daha çok çalışacağım” diyerek kendini motive eder. Çiftlikteki iktidar oyunlarında ise “Napoleon her zaman haklıdır” diyerek kendi kuşkusunu susturur. Boxer bir gün çalışırken sakatlanır. Napoleon yönetimi hayvanlara Boxer’a iyi bakılacak söz verirken, ömrünü iktidara bağlı olarak geçiren ve iktidara çalışan Boxer’ı at kasabına satar. Orwell burada bize, emeğiyle ayakta duran işçi sınıfının trajedisini gösterir. Boxer’ın gücü bedenidir, inancı ise çalışmaktır. Sonunda gücü tükendiğinde, bütün hayatını verdiği sistem tarafından değersiz bir nesne gibi elden çıkarılır.
Biliyorum Ama Susuyorum
Bence en acı karakterlerden biri Benjamin’dir. Gerçeği görür fakat değişeceğine inanmaz. Tek kelime dahi etmez. Sadece izler. Bence o, olan biteni anlayan ama harekete geçmeyen aydını temsil eder.
Bir Devrimin Çöküşü
Napoleon iktidarı zamanla çiftlikteki hayvanlardan kopuk bir yönetim anlayışına dönüşür. Domuzlar çiftlik evinde insanlar gibi yaşamalarıyla birlikte artık insanlar gibi davranmaya ve iki ayak üstünde insanlar gibi yürümeye başlar. “Tek büyük düşmanımız insanlardır ve bütün hayvanlar eşittir.” diyerek çıktıkları devrim yolu domuzların ayrıcalıklı bir yaşam sürdüğü ve insanlarla ticaret yaptığı bir yaşama dönüşür. Öyle ki kitabın sonuna doğru insanlar Çiftlik Evinde Napoleon yönetimiyle poker oynadıkları ve şakalaştıkları bir akşam birbirlerine söyledikleri hem destek hem de bir onaydır. İnsanlar “Sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundaysanız, bizler de bizim aşağı sınıflardan insanlarımızla uğraşmak zorundayız!” diyerek aslında insanlarla domuzların ortaklaştığı olguyu gösterir. İnsanlar domuzların bu tutumundan dolayı domuzlara teşekkür eder. Napoleon yönetimi bundan memnun kalarak çiftlik adının “Beylik Çiftliği” olarak değiştirildiğini ilan eder.
Romanın finali, bütün hikâyenin en güçlü aynası. Bu geceye pencere dışında şahit olan hayvanlar içeri baktıklarında ise korkunç bir gerçekle karşılaşır. Artık domuzlarla insanları birbirinden ayıramamaktadırlar. Çünkü devrim, yalnızca iktidarın sahiplerini değiştirmiştir. İktidarın mantığını değiştirmemiştir. Bir zamanlar insanlara karşı söylenen sözler, şimdi domuzların kendi ayrıcalıklarını savunmak için kullandığı araçlara dönüşmüştür. Dün eleştirilenler bugün taklit edilmektedir. Devrim, eski düzenin efendilerini kovmuş fakat yeni efendiler eski düzenin bütün alışkanlıklarını devralmıştır.
Otoritenin Kırılganlığı
Kitap incelemesini yazarken karşılaştığım Orwell’ın iktidar ve itaat ilişkisine dair deneyimlerinden biri, Burma’da polis memuru olarak görev yaptığı yıllarda yaşadığı fil vurma hadisesi. Hayvan Çiftliği kitabının temelini de oluşturduğunu düşündüğüm için paylaşmak isterim. Orwell görev yaptığı dönem bir fil kontrolden çıkmış, bir insanı öldürmüştür. Orwell olay yerine geldiğinde hayvan sakinleşmiş, artık herhangi bir tehdit oluşturmadan otlamaktadır. Orwell’ın kendi vicdanı fili öldürmek için bir neden olmadığını söyler. Fakat arkasında giderek büyüyen bir kalabalık vardır. İnsanlar ondan, üniformasının ve temsil ettiği İngiliz İmparatorluğu’nun gereğini yapmasını beklemektedir. Orwell sonunda fili vurur. Çünkü artık yalnızca filin ne yapacağı değil, kalabalığın onun ne yapmasını beklediği önemlidir. Bu deneyim Orwell’a gücü elinde tuttuğunu sanan kişi, çoğu zaman gücün beklentilerine esir düştüğünü gösterir. Sömürgeci yönetici, kendi prestijini korumak için kendi vicdanına karşı hareket eder. Otorite, dışarıdan bakıldığında kudretli görünürken içeriden son derece kırılgandır. Napoleon’un iç dünyasına dair bir şey söylememiz güç. Kitap bize bunu vermiyor. Ancak birlikte yola çıktığı yoldaşlarını satması, görmezden gelmesi ve güç zehirlemesi arkasında bu kırılgan otoritenin yattığını düşünmekteyim.
Çatlak Aynada Kendimize Bakmak
Hayvan Çiftliğini yalnızca 1917 Rus Devrimi’ne ilişkin bir politik alegori olarak okumak, romanın gücünü küçültmek olur düşüncesindeyim. Ben kitabı Celal Üster çevirisinden okudum. Kitabın sonunda Üster “Ürkünç Bir Peri Masalı” başlıklı yazısında Halide Edip Adıvar’dan alıntı yaparak Orwell’in yansız olduğu konusuna değinir. Halide Edip Adıvar “Orwell bilerek bilmeyerek, herhangi bir idarenin, nizam ve kanundan ayrılınca nasıl bir afete yakalanacağını resmetmiştir.”der. Çünkü Orwell’ın anlattığı şey yalnızca belirli bir dönemin, belirli bir ülkenin ya da belirli bir ideolojinin hikâyesi değildir.
Kitap eşitlik adına kurulan bir düzenin nasıl hiyerarşiye dönüşebileceğini özgürlük adına başlayan bir hareketin nasıl itaati üretebileceğini gerçeği savunmak için yola çıkanların nasıl kendi gerçekleri yeniden yazmaya başlayabileceğini gösterir. Bu yüzden “Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir” cümlesi yalnızca bir romanın ironik bir sözü değil. İktidarın kendi çelişkilerini nasıl normalleştirebildiğinin özlü bir ifadesi. Üster “ Özgürlüklerini savunamayanların ödedikleri bedel ağırdır. Özgürlük, değerli olduğu ölçüde kırılgandır da..” diyerek yazısında bu duruma ayrıca değinir.
Bugüne geldiğimizde, hem Halide Edip Adıvar’a hem de Celal Üster’e katıldığım bir yerden söyleyebilirim ki Hayvan Çiftliği’nin anlattıklarını yalnızca geçmişte kalmış bir devrimin hikâyesi olarak okumak mümkün değil. Çünkü Orwell’ın anlattığı mesele, belirli bir dönemin ya da ideolojinin sınırlarını aşarak bugün de karşımıza çıkıyor. Zamanla fikirlerin nasıl yozlaşabildiğini, iktidarın dili nasıl değiştirdiğini, hafızanın nasıl silinebileceğini ve ezilenlerin nasıl kendi kurtarıcılarının yeni kurbanlarına dönüşebileceğini anlatan karanlık, çatlak bir ayna dönüştüğünü görürüz. Orwell bize bu aynaya baktığımızda yaratılan çatlağın hafıza ve dil olduğunu söyler. Hafızamızı ve dilimizi koruyamadığımızda, dün karşı çıktığımız düzenin alışkanlıklarını fark etmeden yeniden üretebiliriz. Bu nedenle Hayvan Çiftliği, okuruna yalnızca iktidarı sorgulamayı değil, iktidarın kendi üzerimizde kurduğu dili ve gerçeği değiştirme gücünü de sorgulamayı hatırlatır. Orwell aynaya baktığımızda sormamız gereken temel sorunun şu olduğunu söyler:
Aslında kim kimi yönetmektedir?
Sanat Eseri: George Grosz, Pillars of Society (1926)