Hayallerin ve Yalnızlığın Kıskacında Bir İnsanlık Trajedisi: Fareler ve İnsanlar

John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar’ı ilk bakışta küçük bir kitap gibi durur. İnceciktir, dili yalındır, olaylar tek bir çizgide yürür. Ama tam da o yalınlığın altında, insanın dünyadaki yerini, yalnızlığını ve hayal kurma ihtiyacını acımasızca yoklayan büyük bir metin yatar. Steinbeck burada yalnızca iki işçinin hikâyesini anlatmaz. Bir dönemi, bir sistemi ve en çok da “insan olmanın” ne kadar kırılgan bir hâl olduğunu anlatır.

KITAP İNCELEMEYAZIN

Aylin Şahin

1/24/20268 min read

Bahane Kitap Kulübü’nde Neden Ocak Kitabı Fareler ve İnsanlar?

Yeni yıla girerken çoğumuzun ortak bir hali var artık, yorgunluk. Bitmeyen belirsizlikler, güvencesizlik, “tutunacak bir şey” arayışı. Tam da bu yüzden Bahane Kitap Kulübü’nün Ocak kitabı olarak Fareler ve İnsanlar’ı seçtik.

John Steinbeck’in bu kısa ama ağır eseri, bize büyük laflar etmiyor. Umut vadetmiyor, “her şey düzelir” demiyor. Bunun yerine, insanların zor zamanlarda neye tutunduğunu, hayal kurmanın bazen nasıl bir hayatta kalma stratejisine dönüştüğünü gösteriyor. Yalnızlığın kişisel bir kusur değil, çoğu zaman sistemin ürettiği bir sonuç olduğunu hatırlatıyor.

Fareler ve İnsanlar’ı istedik:

Çünkü bu kitap, “küçük hayallerin” neden bu kadar hayati olduğunu,

çünkü dostluğun bazen bir lüks, bazen tek çıkış yolu olduğunu,

çünkü insanın dünyadaki kırılgan yerini çok dürüst bir yerden anlatıyor.

Bu ay kitabı “anlamak” kadar, onunla birlikte düşünmek, hatta yer yer onunla rahatsız olmak istiyoruz. Çünkü bazı metinler iyi hissettirmek için değil, bizi ciddiye almak için yazılır. Fareler ve İnsanlar da onlardan biri.

John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar’ı ilk bakışta küçük bir kitap gibi durur. İnceciktir, dili yalındır, olaylar tek bir çizgide yürür. Ama tam da o yalınlığın altında, insanın dünyadaki yerini, yalnızlığını ve hayal kurma ihtiyacını acımasızca yoklayan büyük bir metin yatar. Steinbeck burada yalnızca iki işçinin hikâyesini anlatmaz. Bir dönemi, bir sistemi ve en çok da “insan olmanın” ne kadar kırılgan bir hâl olduğunu anlatır.

Hikâye, Büyük Buhran’ın gölgesinde geçer. Toprağını kaybetmiş, bir çiftlikten diğerine sürüklenen insanlar, güvencesiz yarınlar, elde avuçta yok, imkansızlık üstüne imkansızlık... Böyle bir dünyada hayal kurmak bir “lüks” değil, hayatta kalmanın zorunluluğu gibidir. George ve Lennie’nin “kendi toprağımız olacak” hayali de tam olarak bunun içinden doğar, tutunacak bir anlam.

Oyun-Roman ve Kaderin Sahnesi

Steinbeck bu metni “oyun-roman” olarak tasarlamış. Sınırlı mekânlar, yoğun diyaloglar, sahne sahne ilerleyen bir kurgu. Okurken bazen roman değil de tiyatro izliyormuş gibi hissettirmesi boşuna değil. Bu biçim, bir yandan metni çok akıcı yaparken bir yandan da karakterlerin hareket alanının darlığını hissettiriyor. Sanki herkes aynı dar sahnede, aynı yazgıya doğru yürümek zorunda.

Ve başlığa gelirsek… Fareler ve İnsanlar adı, İskoç şair Robert Burns’ün “To a Mouse” şiirinden (şiiri okumak için buraya tıklayabilirsiniz) geliyor: “Farelerin ve insanların en iyi tasarlanmış planları bile sıkça ters gider.” Bu isimle Steinbeck daha ilk sayfadan şunu fısıldıyor bize:

Bu hikâyede plan yapmak var, hayal kurmak var ama hayatın o planları bozması da var.

Romanın döngüsel yapısı da anlamın büyük parçası. Hikâye Salinas Nehri kıyısında başlar ve aynı yerde biter. Başlangıçta huzurlu görünen doğa, finalde trajedinin sessiz tanığına dönüşür. Bu “geri dönüş”, bize kaçışın aslında ne kadar zor olduğunu söyler. Koşullar değişmez, yalnızca umutlar yıpranır. Bu döngü, karakterlerin kaçamayacağı bir yazgıya hapsolduğunu simgeler.

Edebi yapıdaki bir başka küçük ve hoş detay ise Steinbeck’in isim seçimlerinin bile bir şey söylüyor olmasıdır. George Milton ismi hem “toprak/çiftçi” çağrışımı taşıyor (Georgos: Yunanca "toprak/çiftçi") hem de “Kayıp Cennet / Paradise Lost”in yazarı John Milton’a göz kırpıyor. Sanki George’un toprak hayali, kaybedilmiş bir cenneti geri istemek gibi. Lennie Small soyadı ise tam bir ironi. Bedeni dev, zihni çocuksu…

Birlikte olmanın lüksü: George & Lennie

Bu romanın merkezindeki en güçlü şey, George ve Lennie’nin birlikte oluşudur. Çünkü bu dünyada insanlar genellikle yalnızdır. Herkes kendini korur, kimse kimseye bağlanmaz. George ve Lennie’nin yan yana yürümesi bile bu yüzden bir istisnadır.

Lennie, fiziksel olarak çok güçlü ama zihinsel olarak bir çocuk gibidir. Fareler, yavru köpekler ve saçlar gibi yumuşak şeylere dokunmak ister. Bu dokunma ihtiyacı aslında çok temel bir yerden gelir: sevilmek, yakın olmak ve güvende hissetmek. Ancak Lennie’nin kontrol edemediği bedensel gücü, bu masum ihtiyacı kaçınılmaz biçimde yıkıcı sonuçlara sürükler.

George ise Lennie’nin “aklı” gibi çalışır. Dünyayı okur, riskleri hesaplar, onunla gerçeklik arasında bir denge kurmaya çalışır. Bu ilişkiyi yalnızca fedakârlık olarak okumak eksik kalır. Çünkü Lennie, George’a da bir anlam verir. Onu korumak, George’a dünyada bir yer ve bir sorumluluk hissi kazandırır. Bu nedenle Lennie’yi kaybetmek, George için yalnızca bir dostu değil, kendisini hayatta tutan anlam örgüsünü de kaybetmek demektir.

Yalnızlık bir kaza değil, sistemdir

Romanın belki de en sarsıcı yanı yalnızlığın burada kişisel bir karakter özelliği değil, sistemin ürettiği bir sonuç olmasıdır. Hikâyenin Soledad (İspanyolca “yalnızlık”) yakınlarında geçmesi tesadüf değildir. Steinbeck bu ismi bilerek seçer. Yalnızlık burada bir ruh hâlinden çok, içine doğulan bir coğrafya gibidir.

Bu yalnızlık hâli, romanın yan karakterlerinde açıkça görünür. Crooks, siyah olduğu için ahırda tek başına yaşar. “İnsanın yanında biri olmazsa delirir,” dediğinde bunu süslü bir aforizma olarak değil, yaşadığı hayatın çıplak gerçeği olarak söyler. Yalnızlığı, ırkçılığın insan ruhunda açtığı derin yarayı temsil eder.

Candy, yaşlılığı ve sakatlığı nedeniyle “işe yaramaz” ilan edilme korkusuyla yaşar. Köpeğinin öldürülmesi, yalnızca duygusal bir kayıp değil. Aynı zamanda üretken olmayanın sistem dışına atıldığı düzenin sembolik bir provasıdır. Candy, kendi geleceğini bu sahnede izler.

Curley’nin karısı ise isimsizdir. Bu isimsizlik romanda “görünmezlik” anlamına gelir. Kadın bir özne değil, başkalarının hikâyesinde var olan bir gölge. Erkek egemen dünyada yalnızlığı ve görülme arzusu, onu kaçınılmaz biçimde trajik sona sürükler.

Fareler ve İnsanlar, 1930’lar Amerika’sındaki Büyük Buhran’ın yarattığı toplumsal yıkımı keskin bir gerçekçilikle resmederken, göçmen tarım işçilerini güvencesiz, mülksüz ve sürekli yer değiştirmek zorunda kalan bir sınıf olarak konumlandırır. Bu karakterler aracılığıyla Steinbeck’in söylediği şey nettir:

Bireyin değeri yalnızca üretkenlik üzerinden ölçülen bir dünyada, “kimse kimseye ait değil” gibi görünen bu düzende, aslında herkesin tek ihtiyacı birine ait olmaktır.

Dayanabilmek için anlatılan masal: Amerikan Rüyası’nın çöküşü

George ve Lennie’nin hayali roman boyunca tekrar tekrar anlatılır. Aynı kelimelerle, aynı ritimle. Bu tekrar, basit bir anlatım tercihi değil, bir tür ritüeldir. Bu hayal sadece ekonomik bir hedef değil, “anlam ve düzen” sağlayan bir sığınaktır. George her anlattığında, Lennie’yi sakinleştirirken kendini de ayakta tutar.

Ama Steinbeck bu hayali romantize etmez. Robert Burns’ün şiirinin gölgesi roman boyunca hissedilir, en iyi planlar bile ters gider. Buradaki kırılma noktası hayalin saflığı değil, yapısal olarak bu sınıfa kapalı olmasıdır. Toprağa sahip olmak, kök salmak, güvende olmak… bu dünyanın alt sınıflarına vaat edilmiş şeyler değildir.

Karakterler özgür iradeleriyle hareket ettiklerini sansalar da genetik mirasları, ekonomik koşullar ve toplumsal baskılar tarafından belirlenen bir yazgıya mahkumdurlar. George ve Lennie’nin “kendi toprağımız olacak” hayali, Amerikan Rüyası’nın küçük ölçekli bir yansımasıdır. Romanın trajik sonu ise bu rüyanın alt sınıflar için yapısal olarak imkânsız olduğunu açıkça ilan eder. Hayal, bir umut olmaktan çıkar ve dayanabilmek için tekrar tekrar anlatılan bir masala dönüşür.

Merhamet mi, teslimiyet mi?

Bu incelemeyi yazmaya başlamadan önce romanın finali üzerine biraz dolaştım, başkaları ne düşünüyor diye araştırdım. Bugün bile tartışılmaya devam ediyor olmasını görmem şaşırtıcı değil. Çünkü Fareler ve İnsanlar’ın finali, okuru kolay bir cevabın konforuna bırakmıyor. George’un Lennie’yi öldürmesi bir merhamet midir, yoksa kaçınılmaz bir teslimiyet mi? Bu sahne, romanın bütün psikolojik, sosyolojik ve felsefi yükünün tek bir ana yığıldığı noktadır.

Aslında bu son, çok daha önce haber verilmiştir. Candy’nin yaşlı köpeğinin vurulması, finalin gölgesi gibidir. Candy’nin keşke köpeğimi ben vursaydım demesi, yalnızca bir pişmanlık değil, George’un önüne bırakılmış ahlaki bir mirastır. Bir yabancının sevdiğini öldürmesine izin vermek mi daha insancadır, yoksa bu sorumluluğu bizzat üstlenmek mi?

George, Lennie’yi Curley’nin öfkeli linç grubuna, kör bir şiddetin insafına bırakmamayı seçer. Onu yakalayacak olan şeyin adalet değil, intikam ve vahşet olduğunu bilir. Bu yüzden tetiği çeken kişi olur. Lennie’ye her zamanki hayali son kez anlatarak, onu korkudan ve dış dünyanın acımasızlığından korumaya çalışır. Bu sahne çoğu zaman bir “merhamet” anı olarak okunur. Çünkü ölüm, şiddetle değil, bir hayalin içinden gelir.

Ama merhamet diyip durmak da mümkün değildir. Çünkü acı gerçek şudur ki George tetiği çektiğinde yalnızca Lennie’yi öldürmez. Onunla birlikte, beraber kurdukları o küçük cenneti, hayata tutunma biçimini ve kendisini ayakta tutan anlamı da yok eder. Lennie’nin ölümü George’u kurtarmaz. Onu diğerlerinden ayıran son şeyi de elinden alır. Artık o da “dünyadaki en yalnız adamlardan biri”dir.

Romanın son cümlesinde Carlson’ın “Bu ikisinin canı niye sıkkın, hiç anlamadım ben” demesi tesadüf değildir. Bu cümle, bireysel bir trajedinin toplum gözünde ne kadar hızlı sıradanlaştığını, dünyanın başkalarının acısına ne kadar sağır olabildiğini gösterir. Steinbeck okuru rahatlatmaz, aksine şu soruyla baş başa bırakır:

Sevdiğimiz birini, onu bu dünyadan korumak için öldürmek… gerçekten bir kurtuluş mudur?

Bugünden bakınca

Fareler ve İnsanlar bugün hâlâ sarsıcıysa, bunun nedeni bağırmak yerine fısıldamasıdır. Aynı yerden, aynı sessizlikle vurur.

Hâlâ “faydasız” olanlar usulca kenara çekilir.

Hâlâ yalnızlık bir kusur gibi taşınır, oysa sistemli bir üretimdir.

Hâlâ bazı hayaller, daha doğmadan fazla sayılır.

Steinbeck umut vaadiyle yazmaz. Yaraları sarmaya kalkmaz. Sadece bakar ve bizim de bakmamızı ister. İnsanların, bu dünyada ne kadar kolay vazgeçilebilir olduğunu gösterir.

Bu yüzden Fareler ve İnsanlar, iki işçinin hikâyesi değildir. Tutunacak bir şey arayan herkesin hikâyesidir. Sevginin, dostluğun ve hayallerin ağır ağır aşındığı bir yerde, insanın nasıl yalnızlaştığının hikâyesi... Roman bittiğinde geriye bir cevap yerine şu sessiz soru kalır:

Bu dünyada, kimlerin hayal kurmasına gerçekten izin var?