İnsanlığı Kurtaracak Olan “Hayır” Deme Sanatı: Erich Fromm ve İtaatsizlik Üzerine
İnsanlığın geleceği, hangi otoriteye “evet” dediğimiz kadar, hangisine “hayır” diyebildiğimizle ilgilidir. Lucifer gibi secde etmeye “evet” veya “hayır” demekle ilgilidir. Bu “hayır”, keyfi bir karşı çıkış değil bilinçli bir seçme ve sınır koyma kapasitesidir. Çünkü itaat, eğer sorgulanmazsa, sadece bireysel değil, kolektif bir felaketin de aracı haline gelebilir.
KITAP İNCELEMEYAZIN
Canan Hodaman
6/23/20266 min read


Konforlu Köleliğin Çağı
Evet, konu köleliğe geldiyse bu konuda ordinaryus seviyesindeyiz. Erich Fromm modern insanın, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar büyük bir maddi bolluğun, teknolojik ilerlemenin ve serbest zaman imkanlarının ortasında yaşadığını ve buna rağmen giderek daha zor tanımlanan bir iç sıkıntısı, bir yönsüzlük hissi belirginleştiğini söyler. Bunu “konforlu kölelik” olarak adlandırmak mümkün. Çünkü bugün çoğumuz, ihtiyaçlarımızın büyük bölümünü karşılayabiliyor olmamıza rağmen, hayatımızın yönünü belirleyen mekanizmalar üzerinde gerçek bir söz hakkına sahip değiliz. Tüketim, bürokrasi ve dijital sistemler içinde yaşarken, kendi yaşamlarımızın öznesi olmaktan çok nesnesi haline geliyoruz.
İtaat bir erdem midir, yoksa insanlığın en büyük kırılganlığı mı?
Fromm’a göre insanlık tarihi, bir itaatsizlik eylemiyle başlar. Mitolojik anlatılarda bu fikir iki güçlü metaforla görünür. Adem ile Havva’nın yasak meyveyi yemesi ve Prometheus’un ateşi tanrılardan çalması. Adem ve Havva örneğinde odak Şeytan'ın ayartması değil, insanın Tanrı'nın emrine karşı gelerek (itaatsizlik ederek) doğayla olan göbek bağını kesmesi, bilinçlenmesi ve özgürleşmesi olarak ele alır. Her iki anlatı da “itaatsizlik”i bir düşüş değil, bir uyanış olarak konumlandırır. İnsan, doğayla tam uyum içindeki edilgen varoluşundan çıkarak kendi bilincine ve sorumluluğuna doğru adım atar.
Burada bir ekleme yapmak isterim ki bence insanlık tarihini başlatan ilk itaatsizlik Adem değil. Tanrının güzeller güzeli meleği olan ve zamanla kendini tanrıyla eşit görmesi üzerine cennetten kovulan Lucifer’dır. Çünkü Lucifer, dışarıdan bir kışkırtma veya kandırma olmadan, tamamen kendi özgür iradesi, kibri ve gururu nedeniyle Tanrı'nın emrine (Adem'e secde etme dahil) karşı gelmiştir. Şeytan cennetten kovulmasaydı, Adem'i yasak meyveyi yemeye teşvik edecek bir "şer odağı" olmayacaktı. Dolayısıyla, insanlığın cennetten yeryüzüne inerek kendi tarihini (zamanı, acıyı, emeği ve ölümü) başlatma süreci, Şeytan'ın başlattığı o ilk domino taşının devrilmesiyle mümkün oldu. Dante’nin İlahi Komedyası’nda buna çok güzel değinilir. Alexandre Cabanel – Düşmüş Melek eseri ise bu konuyu ele alır. Bu eser çok etkileyici ve itaatsizliğin en güzel hali olduğu için bu yazının resmine bu eseri yerleştirdik. Gözünden süzülen tek damla yaş, sadece yaşadığı hüznü değil, aynı zamanda yaratıcısına duyduğu derin hıncı ve uğradığı hayal kırıklığını simgeler.
Şeytan Dante'ye dedi ki; Eğer Tanrı'yı gerçekten tanısaydın, sen de O'na ihanet ederdin…
Bu perspektiften bakıldığında itaatsizlik, ahlaki bir sapma değil insanın özneleşme sürecinin ilk koşuludur. Fromm’un ifadesiyle insan, “insan olmak için cenneti terk etmek zorundaydı.”
İtaatin İki Yüzü: Akılcı ve Akıldışı Otorite
Her itaat aynı değildir. Fromm burada kritik bir ayrım yapar: Otoritenin niteliği. Akılcı otorite, karşılıklı gelişime dayanır. Öğretmen-öğrenci ilişkisi gibi, bir tarafın yükselişi diğerinin baskılanmasına değil, birlikte ilerlemeye dayanır. Akıldışı otorite ise hiyerarşik ve sömürücüdür. Efendi-köle ilişkisinde olduğu gibi, bir tarafın kazancı diğerinin kaybına bağlıdır. Bu tür otoriteler rıza üretmekte zorlandıkları için korku, baskı veya ideolojik manipülasyona başvurur. Fromm’un eleştirisi burayadır. Sorun itaat etmek değil, neyi ve kimi meşru gördüğümüzdür.
Fikirlerin Yaşayanı ve Sahiplenenleri
Erich Fromm'un "Peygamberler ve Rahipler" bölümü, insanlık tarihinin en değerli fikirlerinin neden günümüzde bu kadar yaygın olmasına rağmen etkisiz kaldığını ve bu fikirlerin nasıl yozlaştırıldığını anlatır. Tarih boyunca bazı düşünürler fikirlerini bir yaşam biçimi olarak temsil ederken, bazı kurumlar bu fikirleri dondurarak birer kontrol aracına dönüştürmüştür. Platon, İsa, Spinoza ve Kant gibi isimlerin mükemmel fikirleri bugün milyonlarca kişi tarafından bilinmesine rağmen, dünya hala bencillik ve milliyetçilik kıskacındadır. Fromm bunun paradoks olduğunu söyler. Bir fikrin sadece öğretilmesi, insanın sadece kavramlarını değiştirir; ancak insanın fikirlerle harekete geçmesi ve gerçeği kavraması, içindeki ataleti ve sürüden ayrılma korkusunu yenmesini gerektirdiği için çok zordur. Fikirler, ancak onları öğretenler tarafından bizzat yaşandığında ve "etten kemikten" bir hale büründüğünde etkili olur.
Peygamberler, düşünceyi yaşarlar. Güç peşinde koşmazlar, hatta ondan kaçınırlar. Hapsedilme veya ölüm pahasına gerçeği söylerler. Peygamber olmayı kendileri seçmezler. Tarihsel durumlar ve gördükleri seçeneklerin basitliği onları buna zorlar. Ancak rahipler, düşünceyi kurallaştırır ve sahiplenir. Peygamberin canlı deneyimini cansız bir formül ve dogma haline getirirler. Fikrin "doğru" formüle edilmesine odaklanarak insanların düşüncelerini kontrol altında tutarlar. İnsanlara, kendi hayatlarını yönetecek yeteneğe sahip olmadıklarını telkin ederler. Çoğu zaman öğrettikleriyle taban tabana zıt bir şaşaa içinde yaşasalar da, kitlelerin beynini yıkayarak kendilerini peygamberin halefi gibi gösterirler. Yani bknz: Muhteşem Yüzyıl.
Şaka bir yana Fromm gerçek dönüşümün, fikri sadece aktaranlarda değil, onu yaşam biçimine dönüştürenlerde ortaya çıkacağını akktarır. Aksi halde fikir, canlı bir rehber olmaktan çıkar ve ideolojik bir kalıba dönüşür.
Modern Dünyanın Soğuk Çekimi: Nekrofili
Kelime anlamıyla "ölü sevici" olarak geçer ve en genel haliyle ölüm sevgisi veya ölümün çekicileştirilmesi olarak tanımlanır. Fromm bu kavramı en büyük sapıklık olarak nitelendirir. Kitapta nekrofilik eğilimin en somut örneği olarak İspanya İç Savaşı sırasında Faşist General Millan Astray'ın taraftarları tarafından atılan "Viva la Muerte!" (Çok Yaşa Ölüm) sloganı gösterilir. Fromm burada gerçek nekrofiller, içlerindeki ölüm arzusunu; "vatanseverlik", "şeref", "özgürlük" veya "yaşama hizmet" gibi maskelerle meşrulaştırarak savaşı desteklediğini ve ön ayak olduklarını aktarır. Nekrofili sadece faşistlere özgü değildir. Günümüzün bolluk içindeki ülkelerinde yaşayan insanlar da farkında olmadan bu yöne sürüklenebilirler. Bu durum, halkın çoğunluğunun nükleer savaş gibi uygarlığı yok edecek felaketleri pasif bir şekilde kabullenmesini ve bunları önlemek için yeterli adım atmamasını açıklar. Hız, teknoloji, makineleşme ve verimlilik ideolojisi içinde yaşamın organik yönü geri plana itilir. İnsan ilişkileri bile ölçülebilir, hesaplanabilir ve optimize edilebilir bir nesneye dönüşür. Bu durumun karşısında Fromm’un koyduğu kavram “biyofili”dir. Yaşamı, canlılığı ve üretkenliği merkeze alan bir varoluş biçimidir.
Düzen Adamı ve Sessiz İtaat
Biliyoruz ki modern toplumlarda baskı her zaman görünür değildir. Açık otoritelerin yerini çoğu zaman bürokrasi, normlar ve “makul/makbul olan” alır. Erich Fromm “düzen adamını” modern sanayi toplumlarındaki yabancılaşmış bürokratı olarak tanımlar, ben ise mutlak butlanı kabul eden bürokratı olarak tanımlarım. Çok ortak yanımız var. Düzen adamının en belirgin özelliği, itaatsizlik yeteneğini tamamen kaybetmiş olmasıdır. O kadar yoğun bir uyum içindedir ki, itaat ettiğinin gerçekte farkında bile değildir. (Siyasi espri yapmamalıyım.) Onun gözünde insanlar (erkekler, kadınlar ve çocuklar) yaşayan varlıklar değil, sadece birer sayıdır. Yahudi soykırımının mimarlarından Adolf Eichmann örnek olarak gösterir. Burada sorun bireysel kötülükten çok, kişinin düşünmeyi devre dışı bırakıp sisteme uyum sağlamasıdır..
Fromm, düzen adamının en tehlikeli teknolojilerin en sessiz uygulayıcısı, vicdanının sesini duyma yetisini sisteme kurban etmiş ve rasyonel olduğu iddia edilen bürokratik bir makinenin şuursuz bir dişlisi haline gelmiş kişiler olduğunu söyler.
Gelecek Bir “Hayır” Meselesidir
Fromm’un düşüncesi sonunda tek bir noktaya bağlanır. İnsanlığın geleceği, hangi otoriteye “evet” dediğimiz kadar, hangisine “hayır” diyebildiğimizle ilgilidir. Lucifer gibi secde etmeye “evet” veya “hayır” demekle ilgilidir. Bu “hayır”, keyfi bir karşı çıkış değil bilinçli bir seçme ve sınır koyma kapasitesidir. Çünkü itaat, eğer sorgulanmazsa, sadece bireysel değil, kolektif bir felaketin de aracı haline gelebilir.
Peki, inceleme sonuna doğru soru sorma faslına geldik sevgili okurlarımız. Arkamıza yaslanıp bu dünyanın ağırlığını düşündüğümüzde, aslında onun karşısına yürüyebilme ihtimalimizi de yeniden hatırlamalıyız. Fromm’um dediği gibi itaatsizlikle başlayan bir dünyayı, yine itaatsizliğin dönüştürücü gücüyle değiştirmek mümkün. Unutmayalım ki itaatsizlik ekseriyetle sorgulamayla başlar. O yüzden, bir karara varmamız şart. “Hangi akıldışı otoritelere sessizce uyum sağlayacağız ve hangilerine artık “hayır” deme cesaretini göstereceğiz?”

