Kendi Sesini Arayan Bir Huzursuzluk Hikayesi
En çok yanıldığımız yer, arzumuzun bize ait olduğunu sanmamızdır. Oysa çoğu zaman başkalarının düşlerini düşlüyoruz.
YAZIN
Aylin Şahin
4/7/20263 min read


İnsan, her sabah içindeki o tanıdık ve isimsiz gedikle uyanır. Bir şeyi özleyerek ama tam olarak neyi özlediğini bir türlü hatırlayamayarak...
Modern dünya, bu boşluğu bir "eksiklik" olarak kodlar ve onu hemen kapatmamız için üzerimize binlerce vaat boca eder. Oysa o gedik, doldurulması gereken bir kuyu değil, insanın kendi varoluşuna açılan tek penceredir. Adına arzu dediğimiz o dinmek bilmeyen sızı.
En çok yanıldığımız yer, arzumuzun bize ait olduğunu sanmamızdır. Oysa çoğu zaman başkalarının düşlerini düşlüyoruz. René Girard’ın fısıldadığı o acı gerçek her köşe başında karşımıza çıkıyor: Arzu mimetiktir (taklitçidir). Biz bir nesneyi kendi doğası için değil, "ötekinin" elinde parladığı için istiyoruz. Onun ışıltılı hayatı, bizim olsun istiyoruz. Bir başkasının onayından, bir ekranın ışığından veya toplumun "başarı" dediği o sahte madalyalardan devşirilen arzular... Kendi sesimizi ararken, başkalarının arzularının yankısında kayboluyoruz.
Ama belki mesele sadece başkalarının arzularını taklit etmek de değil. Belki daha derinde, daha görünmez bir şey işliyor. Çünkü kimleri taklit edeceğimiz bile bize ait değil, sınıfımıza, sınıfımıza dayatılana ait Pierre Bourdieu'a göre. Beğenilerimiz, sandığımız kadar masum değil. Sevdiğimiz müzikler, gittiğimiz mekanlar, hayran olduğumuz hayatlar… Hepsi görünmez bir terbiyenin içinden süzülerek geliyor bize. Beğeni, sadece estetik bir tercih değil bir aidiyet biçimi. Ve biz çoğu zaman bir şeyi sevdiğimiz için değil, o şeyi seven insanlar gibi olmak istediğimiz için seviyoruz. Böylece arzu, sadece bir eksiklikten değil, bir konumdan da doğuyor. İnsan artık sadece “ne istiyorum?” diye sormuyor kendine, fark etmeden şunu da soruyor: “Ben kimlerin arasında durmak istiyorum?” Belki de en derin yabancılaşma, başkasının arzusunu istemek değil, kendi arzunu seçtiğini sanmaktır.
Felsefe bizi bu noktada derin sulara bırakır ve iki uçurum arasında seçim yapmamızı bekler. Boşluk mu, akış mı? Lacan’a göre arzu bir eksikliktir. Ne alırsak alalım, kimin ışıltısına sahip olursak olalım, o ilk kaybettiğimiz "bütünlük" halinin yerini tutmayacaktır. Her yeni sahip oluş, o büyük boşluğu yamamaya çalışan başarısız birer denemedir. Yani Lacan'ın arzusu, melankoliktir. Deleuze'ün arzusu ise neşelidir. Ona göre arzu, bir eksiklik değil, bir üretim makinesidir. Durdurulamaz bir akış, dünyayı yıkarak tekrar tekrar yeniden kuran bir enerjidir.
Modern insan işte bu iki kutup arasında can çekişiyor. Bir yanda hiçbir şeyle doyuramadığı o ontolojik kara deliğin hüznü, diğer yanda bu vahşi enerjiyi bir "alışveriş sepetine" sığdırmaya çalışmanın yarattığı o komik trajedi. İşin kötüsü, bu sepetlere artık duygular ve insanlar da doldurulup boşaltılıyor.
Bugün yaşadığımız şey bir "istek" sorunu değil, bir "hissizleşme" sorunudur. Her birimiz haz enflasyonu karşısında boğuluyoruz. Ancak bu noktada, Byung-Chul Han’a kulak kabartmamak da haksızlık olur. Ona göre mesafe ortadan kalkarsa arzu ölür. Her şeyin "anında", "burada" ve "çıplak" olduğu bir çağda, arzunun ihtiyacı olan o büyülü gizem nefes alamaz hale geliyor. Mesafe kaybolunca da arzu pornografikleşiyor. Sadece tüketilen, çiğnenen ve atılan bir haz birimine dönüşüyor.
Haz bir noktadır, varılır ve biter. Arzu ise bir çizgidir, uzanır ve devam eder. Modern dünya çizgileri sevmez, bizden sadece noktalar biriktirmemizi ister. Oysa noktalar bizi birbirimize bağlamaz, sadece yorar.
Peki, bu yorgunluktan çıkış var mı? Diye sorsanız bana, net bir cevap veremem. Ama cevabı kendinizde aramanızı isterim. Belki de arzuyu özgürleştirmek, onu doyurmak değil, onun "doyurulamazlığını" kabul etmektir. Algoritmaların bize sunduğu o konforlu kafeslerden vazgeçip, kendi mahrem ve sessiz eksikliğimize geri dönmek...
Gerçek özgürlük, bize vadedilen sahte cennetlerin ortasında, "Hayır, ben bu açlığı seviyorum" diyebilmektir, belki. Çünkü arzu, bir varış noktası değil, yolda olma halidir.
Sahi, sen gerçekten neye açsın? Çizgi misin, nokta mısın?
Eser: René Magritte. La Reproduction interdite (Not to Be Reproduced). Brussels, 1937