Koridorun Sonundaki Oda
Telefonun ekranı karardı. Nora kendi yansımasını gördü. Banyodaki ayna gibi değildi bu. Daha küçük, daha karanlık, daha acımasızdı. Dün sabah siyah diş fırçasını diğerlerinin yanına yaklaştırdığını hatırladı. Bir diş fırçasını yerine itmekle bir çocuğu aileye yaklaştıramayacağını fark etti.
AÇIK ÇAĞRIHIKAYE
Elif Bal Schimon
9/29/20267 min read


Rutinler… İnsana güven hissi verir, her gün ne yapacağını yeniden düşünme yükünden kurtarır insanı. Nora’nın da günlük rutinleri vardı. Sabah uyanır, yatağından hızlıca kalkar, banyoya gitmeden önce çocuklarının odalarına uğrar ve onları uyandırırdı. Sonra yüzünü yıkar, dişlerini fırçalar, tüm aile üyelerinin diş fırçalarının önünde durduğu aynaya bakardı. Yeni gelen günü karşılamaya hazır olup olmadığını anlamaya çalışırdı.
Sabahlar hep bir koşuşturma halinde geçerdi. Leo’nun odasına girerken sesi yumuşar, sıcak bir “Günaydın!”la yanına eğilir, yanağına bir öpücük kondururdu. Elias’ın kapısında ise önce beklerdi. İçeriden bir homurtu gelirse rahatlar, gelmezse kapıyı biraz daha sert vururdu.
Kahvaltı adetleri yoktu. Herkes kendi karın tokluğunun sorumluluğunu alır, işine ya da okuluna giderdi. Akşamları ise evde kendine has başka bir düzen işlerdi. Çantalar girişe bırakılır, ayakkabılar bazen yerine konur bazen kapının önünde unutulur, mutfak masasının bir ucunda Leo ödevlerini yapar, diğer ucunda ise Elias’ın sessizliği büyürdü.
Noraların evinde pek şaşmayan bir düzen sağlanmıştı. Yine de Nora, kendi hayatındaki tekrarların ona ve ailesine gerçekten iyi gelip gelmediğinden emin değildi. Çünkü bu evde her gün tekrarlanan şeylerden biri de Elias ile eşi Martin arasındaki tartışmalardı. Önceleri ara sıra bazı tatsızlıklar yaşanırdı. Zamanla bunlar akşam yemeği kadar sıradanlaşır olmuştu. Nora çoğu zaman ikisinin arasında kalıyor, sonra kendini yine Martin’in yanında dururken buluyordu.
O gün de her şey her zamanki gibi başladı aslında.
Nora banyoda aynanın karşısına geçtiğinde raftan diş macununu aldı. Mavi Leo’nun, beyaz kendisinin, gri Martin’inki. Elias’ın siyah diş fırçası diğerlerinden biraz ayrı dururdu. Nora onu her sabah düzeltir, diğerlerinin yanına yaklaştırırdı. O sabah da aynısını yaptı. Fırçayı beyaz olanın yanına koydu, sonra bir an durup baktı. Sanki siyah fırça orada durmak bile istemiyordu.
Leo kapının önünde ayakkabılarını giymeye çalışırken Nora ona montunu uzattı ve sordu.
“Beslenmeni aldın mı?”
“Aldım.” dedi Leo.
Martin mutfaktan seslendi. “Aferin oğlum. Bak bazen söylemeye bile gerek kalmadan yapılabiliyor bazı şeyler.”
Cümlenin kime gittiği belliydi. Elias koridorun sonundaydı. Kapüşonlusunu giymiş, ayakkabısının bağcıklarını çözük bırakmıştı.
“Bağcıkların açık.” dedi Nora.
Elias eğilip bağlamadı. “Bir şey olmaz, okula varana kadar hayatta kalmayı başarırım herhalde.”
Martin gazeteyi katladı. “Her şeye cevap vermek zorunda mısın?”
Elias kapıyı açarken gözlerini devirdi, cevap vermedi.
“Görüşürüz.” dedi Nora.
Leo arkasını dönüp el salladı. Elias sessizliğini korudu ve çıktı.
İş yerinde o gün Nora her zamanki Nora gibi değildi. Yanlış dosyayı yanlış kişiye gönderdi. Toplantıda kendisine sorulan sorulara geç cevap verdi. Öğle arasında kahvesine şeker atmadığını ancak üçüncü yudumda fark etti. İçinde adı konmamış bir sıkışıklık vardı. Sanki gün alışılmış rayından çıkmıştı da Nora bunu herkesten önce hissediyordu.
Eve dönerken metroda cam kenarına oturdu. Tünelin karanlığında kendi yüzü belirip kayboluyordu. Bir durakta siyah kapüşonlu bir çocuk bindi. Nora başını kaldırdı. Çocuğun yürüyüşünü bir an Elias’a benzetti. Omuzları düşük, kulaklığı tek kulağında, kimseye bakmadan ilerleyen bir genç. Nora yerinden kıpırdar gibi oldu, sonra çocuğun yüzünü görünce arkasına yaslandı.
Telefonunu açtı. Elias’tan mesaj yoktu. Zaten genelde olmazdı. Yine de ekranı kapatamadı. Elias’ın son zamanlardaki halleri, akşam tartışmaları hepsi aklına üşüşmeye başladı. Bu düşüncelere dalıp gidecekken kendi kendine abarttığını düşündü. Ergenlikti bu. Her evde olurdu. Her çocuk bir dönem uzaklaşırdı. Ama bazı uzaklıklar aynı evin içinde daha çok duyulurdu.
Nora eve girdiğinde mutfaktan Leo’nun sesi geliyordu.
“Bak baba, öğretmen yıldız verdi.”
Martin “Bravo oğlum, sen isteyince her şeyi yaparsın zaten.” dedi.
Leo gülümsedi. Nora da gülümsedi, çantasını sandalyeye bıraktı, oğlunun saçlarını okşadı.
Elias salonun girişinde duruyordu. Montunu çıkarmamıştı. Bir eli cebinde, diğer eliyle telefonunu tutuyordu.
Martin’in gözü önce Elias’a, sonra telefona gitti.
“Bugün okuldan aradılar.” dedi.
Elias’ın yüzünde bir değişiklik olmadı.
Nora başını kaldırdı. “Ne olmuş?”
“Son iki derse girmemiş. Üstelik izin kağıdına senin imzanı atmış.”
Mutfakta bir an her şey durdu.
“Doğru mu bu?” diye sordu Nora.
Elias omuz silkti. “Alt tarafı iki ders.”
Martin sandalyeyi geriye itti. “Alt tarafı iki ders değil. İmza taklit etmişsin!”
“Yani?” dedi Elias.
“Yani mi?” dedi Martin.
Leo defterini yavaşça kapattı. Nora bunu fark edip sesini alçak tutmaya çalıştı.
“Elias, neredeydin?”
“Arkadaşlarımla dışarıdaydım.”
“Hangi arkadaşlarınla?” diye sordu Martin.
Elias güldü. “Tanımazsınız, zaten tanımak da isteyeceğinizi de pek zannetmem.”
Martin’in sesi yükseldi. “Bu evin kuralları var Elias.”
Elias başını iki yana salladı. “Bu evde sadece benim için kurallar var!”
“Çünkü sen her fırsatta güvenimizi boşa çıkarıyorsun.” dedi Martin.
“Belki de bana hiç güvenmediğiniz içindir.” dedi Elias.
Cümle masanın üstünde kaldı. Leo’nun gözleri doldu. Nora onun yanına gidip omzuna dokundu.
“Leo, odana geç biraz.”
“Ben bir şey yapmadım ki.” dedi Leo.
“Biliyorum canım. Hadi…”
Leo odasına giderken Elias’ın yanından geçti. Elias kardeşine bakmadı. Martin bunu da gördü ve “Kardeşine de çok güzel örnek oluyorsun.” dedi.
Elias’ın yüzü ilk kez değişti. Sanki bir anlık bir şey kırıldı.
“Ben kimseye örnek olmak istemiyorum.” diye bağırdı.
“Zaten olamazsın!” dedi Martin.
Nora’nın içi çekildi. “Martin…”
Elias gözlerini Nora’ya çevirdi. Bu kez bakışı daha sertti.
“İyi!” dedi.
Koridora yürüdü. Kapısı sertçe kapandı. Leo’nun odasından hafif bir hıçkırık sesi geldi. Martin lavabonun önüne gidip ellerini tezgâha dayadı. Nora masanın yanında kaldı.
Ertesi sabah rutin yine kaldığı yerden devam ediyordu. Nora yine aynı saatte uyandı, koridora doğru yürüdü.
Önce Leo’nun kapısını araladı. Çocuk yorganına sarılmış uyuyordu. Nora eğilip yanağından öptü, “Haydi bakalım ufaklık kalkma vakti.” dedi.
Sonra koridorun sonundaki kapıya yürüdü, kapıyı tıkladı. Ses yoktu.
“Elias.” Ses yoktu. Bir kez daha tıklattı. Bu kez daha sert.
Kapıyı açtı. Yatak boştu.
Nora önce ne gördüğünü anlayamadı. Yorgan yana itilmişti yatak çoktan soğumuştu. Yastığın yanında duran kulaklık da sandalyedeki siyah kapüşonlu da yoktu. Dolabın kapağı aralıktı. Çalışma masasının üzerinde dün gece okuldan gelen devamsızlık kâğıdının yırtılmış kenarı duruyordu. Masadaki aile fotoğrafı ise yüzüstü çevrilmişti. Nora fotoğrafı eline aldı. Camın üzerinde ince bir çizik vardı. Fotoğrafta hepsi gülüyordu. Leo’nun ön dişlerinden biri eksikti. Martin’in eli Nora’nın omzundaydı. Elias biraz geride durmuştu, yine de kadraja girmişti. Nora o gün ona “biraz yaklaş” demiş miydi? Hatırlayamadı.
Koridora çıktı. Duvardaki eski fotoğrafların önünde durdu. Birinde Elias beş yaşındaydı, deniz kenarında yaptığı kumdan kalenin yanında, kameraya kumlu ellerini sevinçle göstermişti. Nora parmağını fotoğraftaki küçük çocuğun yüzünde gezdirdi. Ne zaman bu kadar uzaklaştın, diye düşündü. Sonra daha korkunç bir soru geldi aklına: Ben nasıl uzaklaştığını fark edemedim?
“Anne?” dedi Leo arkasından.
Nora hızla döndü. “Elias’ı gördün mü?”
Leo gözlerini ovuşturdu. “Hayır.”
“Gece sana bir şey söyledi mi?”
Leo başını salladı. Sonra biraz durup ekledi: “Belki yine saçma bir şey yapıyordur.”
Nora’nın yüzü kasıldı. Bu cümle Leo’nun cümlesi değildi. Bu evde çok duyulmuş, sonunda küçük çocuğun ağzına yerleşmiş bir cümleydi.
“Öyle deme,” dedi Nora. Ama sesi öyle zayıf çıktı ki kendi bile inanmadı.
Martin çoktan evden çıkmıştı. Nora onu aramayı düşündü. Telefonu eline aldı, sonra bıraktı. İlk cümlesini tahmin edebiliyordu: “Ben demedim mi?” Okulu aramayı düşündü. Arkadaşlarını aramayı düşündü. Ama hangi arkadaş? Elias’ın kimlerle görüştüğünü bilmiyordu. Son zamanlarda kapının ardından gelen sesleri, telefon ekranına düşen bildirimleri hep “ergenlik” diye geçiştirmişlerdi.
Leo’yu okula gönderirken gülümsemeye çalıştı.
“Elias eve gelir mi?” diye sordu Leo.
Nora “gelir” demek istedi. Demesi gerekirdi. “Merak etme canım, ben bulacağım onu.” dedi sadece ve kapı kapandı.
Evde tek başına kaldığında sessizlik büyüdü. Nora mutfak masasına oturdu. Telefonunu önüne koydu. Ne yapmalıyım sorusu zihninde yanıp sönüyordu. Martin’i ara. Okulu ara. Polisi ara. Bekle. Bekleme. Adrian’ı ara.
Adrian. Elias’ın babası. Bu isim beş yıldır evin içinde yüksek sesle söylenmemişti bile. Nora, onu düşününce bile omuzlarının gerildiğini hissetti. Elias en son onunla görüştüğünde çocuktu. Sonra aramaları seyrelmiş, doğum günü mesajları gecikmiş, sonunda tamamen susmuştu. Nora yıllarca bunun Elias için daha iyi olduğuna inanmak istemişti. Belki de sadece kendi düzeni için daha kolaydı.
Telefonun ekranı karardı. Nora kendi yansımasını gördü. Banyodaki ayna gibi değildi bu. Daha küçük, daha karanlık, daha acımasızdı. Dün sabah siyah diş fırçasını diğerlerinin yanına yaklaştırdığını hatırladı. Bir diş fırçasını yerine itmekle bir çocuğu aileye yaklaştıramayacağını fark etti.
Birden telefon çaldı. Nora irkildi. Ekrana baktı. Beş yıldır aramayan isim, mutfak masasının üzerinde yanıp sönüyordu.
Adrian!
Nora’nın eli telefona uzandı ama dokunamadı. Telefon çalmaya devam etti. Evdeki bütün rutinler, bütün sabahlar, bütün susulmuş cümleler o sesin içinde birbirine karıştı. Nora ilk kez ne yapacağını gerçekten bilmiyordu.
Eser: Edward Hopper – Room in New York (1932)