Leylekler Gökyüzünde, Biz Yeryüzünde
Saat üç civarıydı. Balkondayız. Kahveler elimizde, gökyüzüne dalmışız. Birden leylekleri gördük. Küme küme uçuyorlardı.
AÇIK ÇAĞRI
Fadime Can
9/22/20266 min read


Saat üç civarıydı. Balkondayız. Kahveler elimizde, gökyüzüne dalmışız. Birden leylekleri gördük. Küme küme uçuyorlardı. “Daha sonbahar bile gelmedi, ne çabuk göç ediyorlar?” dedik. Ama gökyüzündeki leylekler çoğaldıkça çoğaldı. Sanki bizi fark etmişlerdi. Biz gökyüzüne baktıkça onlar da bir araya geliyor, gökyüzünün ortasında büyük bir kuş dansına dönüşüyorlardı. O kadar güzeldi ki! Oynaştılar. Döndüler. Birbirlerinin kanatlarına değmeden, birbirlerini kaybetmeden, aynı yöne doğru süzüldüler. Sonra yavaş yavaş uzaklaştılar. Derken gökyüzünden küçücük bir tüy düştü aşağıya. Bir süre o tüye baktık. Sonra düşünmeye başladık. Neden bu kadar kuş havada? Acaba deprem mi olacak?
Havalar çok sıcak. Güneş tutuldu. Ay tutulacak. Acaba gökyüzüyle yeryüzünün birbirine görünmeyen bir çekimi mi var? Kuşlar bir şeyleri bizden önce mi hissediyor? Bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey vardı. Gökyüzünde bir ahenk vardı. Telefonlarımızı aldık elimize. Çekmeye başladık. Bir kuş sürüsünü değil, sanki gökyüzünün bize anlattığı bir hikayeyi kaydetmeye çalışıyorduk. “Nereye gidiyor bunlar?” dedik. Leylek görünce dilek tutulur ya, biz de tuttuk dileğimizi. Kimisi para istedi, kimisi huzur, kimisi sağlık. Kimisi de içinden şöyle geçirdi: “Ne olur leylek, bütün gamımı, tasamı, derdimi, kederimi al götür. Uzaklarda, derin bir kuyuya bırak.” Ben başka bir şey düşündüm: “Ne olur leylek, bana kelimelerimi geri getir.” Çünkü son zamanlarda kelimelerimi yutuyorum. Yazmaya çalışıyorum, olmuyor. Konuşmaya çalışıyorum, olmuyor. Cümleler boğazımda düğümleniyor. Sonra kendi kendime soruyorum: Ben bu kadar mı ifadesiz kaldım? Belki de leylekler bu yüzden gökyüzünde dans ediyorlardı. Bize bir şey anlatıyorlardı.
Bakın! Biz birlikteyiz. Biz birbirimizi bırakmıyoruz. Biz aynı yöne uçuyoruz. Biz göç ederken bile birbirimizi kaybetmiyoruz. Ya siz? Sahi ya biz? Belki de o gün gökyüzünde gördüğümüz yalnızca bir leylek sürüsü değildi. Belki de bize unuttuğumuz bir hakikati gösteriyorlardı: Birlikte hareket edenlerin gücü vardır. Leylekler bunu biliyordu. Biz ise unutmuştuk. Bize yıllardır birbirimizden korkmamız öğretildi. İşçiyi işçiye, emekliyi emekliye, yoksulu yoksula, kadını kadına, komşuyu komşuya karşı koyan görünmez duvarlar örüldü. Bazen korkuyla, bazen yoksullukla. Bazen kimliklerimizle, inançlarımızla, farklılıklarımızla oynanarak. Bazen de aynı cümle tekrar tekrar söylenerek: “Sen tek başınasın.” İşte manipülasyon tam da burada başlıyor. İnsana kendi gücünü unutturuyor. Yanındaki insanı rakip gösteriyor. Birlikte değiştirebileceği hayatı, tek başına kurtarması gereken bir kader gibi sunuyor. İnsan yalnızlaşıyor. Yalnızlaşınca korkuyor. Korkunca susuyor. Sustukça da kendisine ait olan gücü başkasına bırakıyor. Çünkü manipülasyon yalnızca yalan söylemek değildir. Bazen gerçeğin bir parçasını gösterip bütününü saklamaktır. Bazen insanların öfkesini yanlış yere yönlendirmektir. Bazen yoksulu yoksulun karşısına dikmektir. Bazen de insana: “Sen hiçbir şeyi değiştiremezsin.” diyerek onun en büyük gücünü elinden almaktır. Bugünün sistemi bunu çok iyi yapıyor. İnsanları yalnızlaştırıyor. Parçalıyor. Birbirine güvensiz hale getiriyor. Çünkü parçalanmış insan yönetilebilir. Korkmuş insan susturulabilir. Yalnız insanın sesi ise kolayca bastırılabilir.
Peki biz neden bu kadar parçalandık? Neden yan yana duramıyoruz? Neden aynı acıyı çekerken bile birbirimizin elini tutamıyoruz? Belki de önce şu soruyu sormamız gerekiyor: Bize anlatılanların ne kadarı hakikat, ne kadarı bize öğretilmiş bir hikaye? Çünkü hakikati sorgulamadan bulamayız. Gücümüzün farkına varmadan da onu kullanamayız. Kendimize sürekli “Ben yalnızım” dedikçe, gerçekten yalnızlaşırız. Oysa kuşlara bakıyorum. Birlikte hareket ediyorlar. Biri yön değiştirince diğeri ona uyuyor. Biri hızlanınca diğerleri hızlanıyor. Ama hiçbiri diğerini geride bırakmıyor. Birbirlerinin kanadını kırmıyorlar. Hiçbiri: “Ben daha önde uçacağım.” demiyor. Birlikte yön buluyorlar. Biz ise parçalanmışız. Her birimiz başka bir yere savrulmuşuz. İnsan gibi yaşamların içinde, insanca yaşayamayan insanlara dönüşmüşüz. Bencil, kırgın, yorgun ve birbirine yabancı. Sonra aklıma emekliler geliyor. Yıllarca çalışmış, alın teri dökmüş insanlar. Bugün açlıkla, yoksullukla, geçim sıkıntısıyla mücadele ediyor ve hala birleşemiyoruz. Hala yan yana gelemiyoruz. Hala birbirimizin elini tutamıyoruz. Leylekler kadar bile olamıyoruz. Onlar göç ederken bile bir bütün. Biz yaşarken bile parçayız. Sonra içimden bir ses yükseliyor: “Arkadaş, sistemi değiştirelim!” Ama hemen ardından başka bir ses geliyor: “Kendini değiştiremeyen insan sistemi nasıl değiştirecek?” İşte asıl mesele burada. Kendimize bakmadan dünyaya bakıyoruz. Bencilliğimizden kurtulamıyoruz. Kendi zincirlerimizi taşıya taşıya özgürlük istiyoruz. Sonra dönüp üç kuruşun hesabını yapıyoruz. Ye, ye, ye. Oysa insanın yalnızca karnını doyurmak yetmiyor. İnsan umut ister. Onur ister. Adalet ister. Sevgi ister. Özgürlük ister. Çocuklarının geleceğini bilmek ister. Torunlarının korkmadan büyümesini ister. Biz ise bütün bunları unutup birbirimizle yarışıyoruz. Oysa güç bizde. Hakikat bizde. Değiştirme iradesi de bizde. Ama önce kendimize dönmemiz gerekiyor. Birbirimize yeniden bakmamız ve birbirimizi yeniden duymamız. Birbirimizin elini yeniden tutmamız gerekiyor. Çünkü güç, tek başına duran insanın sesinden değil. Yan yana gelen insanların ortak iradesinden doğar.
Gökyüzündeki o leylekler bana bugün şunu söyledi: “Birlikte uçmayı öğrenmeden, hiçbir yere varamayız.” Onlar gittiler. Biz kaldık. Gökyüzü boşaldı. Ama o küçücük tüy hala aklımda. Belki bir dilekti. Belki bir işaretti. Belki de bize bırakılmış küçücük bir soruydu: “Siz ne zaman birlikte uçmayı öğreneceksiniz?” Ben de dileğimi tuttum. Ne para istedim, ne başka bir şey. Sadece şunu söyledim: “Ne olur leylek… Bize biraz cesaret bırak. Birbirimizin elini tutmayı öğret ve bana yuttuğum kelimeleri geri getir.” Çünkü bazen insanın en büyük göçü, bir ülkeden başka bir ülkeye değildi. Kendi sessizliğinden kendi sesine doğru yaptığı göçtür. İşte size bir hikaye. Bir öğleden sonra balkonda kahve içerken gökyüzünden geçen leyleklerin bize anlattığı bir hikaye ve belki de asıl hikâye leyleklerde değil… Bizde. Oysa hakikat çok daha sade. Biz yalnız değiliz. Biz birbirimizin yanında olduğumuzda çoğalıyoruz. Bir insanın sesi bir sestir. Bin insanın aynı hakikat etrafında buluşan sesi ise güçtür. Ama burada bir ayrım var. Hakikati görmek yetmez. Hakikati birbirimizle paylaşmak gerekir. Gücü fark etmek yetmez. Gücü ortaklaştırmak gerekir. Manipülasyonu tanımak yetmez. Onun bizi birbirimizden koparmasına izin vermemek gerekir. Bizi birbirimizden uzaklaştıran sözlerin sonunda kim güçleniyor? İşte asıl sorumuz bu olmalı. Bize sürekli “sen yalnızsın” diyenlerin karşısında, biz birbirimize: “Hayır, yalnız değiliz.” diyebilmeliyiz. Çünkü birlikte olduğumuzda ne kadar güçlü olduğumuzu hatırlamak zorundayız. Belki de ilk yapmamız gereken, bize öğretilen ayrılıkları sorgulamak. Korkularımızı sorgulamak. Ön yargılarımızı sorgulamak ve bize dayatılan çaresizliği sorgulamak. Çünkü bazen en büyük zincir, insanın bileğine vurulan zincir değildir. Kendi gücüne inanmamasıdır. Leylekler gökyüzünde bize bir şey anlatıyordu. Hiçbiri diğerinin kanadını kırmıyordu. Hiçbiri diğerini gökyüzünden düşürmeye çalışmıyordu. Birlikte yön buluyorlardı. Bizim de yeniden yön bulmamız gerekiyor. Korkudan cesarete, yalnızlıktan dayanışmaya, sessizlikten söze, aldatılmaktan hakikate ve parçalanmaktan birlikte olmaya. Belki de bizim asıl göçümüz budur. Leylekler çoktan gökyüzünden çekildi. Ama soru hala burada. Bizi birbirimizden uzaklaştıranlara mı inanacağız, yoksa birlikte olduğumuzda ne kadar güçlü olduğumuzu mu hatırlayacağız? Belki de mesele artık leyleklerin nereye göç ettiği değil. Bizim nereye göç edeceğimizdir. Sessizliğe mi? Yalnızlığa mı? Korkuya mı? Yoksa hakikate, dayanışmaya ve birlikte değiştirebileceğimiz bir geleceğe mi? Gökyüzünde bir tüy kaldı.
Bende ise bir dilek: Bir gün, hep birlikte uçmayı öğrenmemiz… Çünkü o gün yalnızca gökyüzü değişmeyecek. Biz değişeceğiz. Belki o zaman, yıllardır yuttuğumuz kelimeler yeniden dilimize gelecek. Hakikat söz olacak. Söz irade olacak. İrade güç olacak. Güç, birlikte olduğumuzda anlam kazanacak.