Mutluluğun Totalitarizmi: Cesur Yeni Dünya Üzerine Bir Okuma

Cesur Yeni Dünya insanlığın mutluluk peşinde koşma çabasının nihayete erdiği bir bolluk toplumunu konu alan, kimilerine göre distopik etiketini ziyadesiyle hak eden, kimine göre ise biricik özelliklere sahip bir ütopya.

KITAP İNCELEME

Kaan Yıldırım

3/26/20266 min read

Cesur Yeni Dünya insanlığın mutluluk peşinde koşma çabasının nihayete erdiği bir bolluk toplumunu konu alan, kimilerine göre distopik etiketini ziyadesiyle hak eden, kimine göre ise biricik özelliklere sahip bir ütopya.

Bu incelemeyi kaleme alan şahıs olarak benim, ilk okuyuşumda çok genç yaşımda olduğum ve aklın, düşüncelerin ve hayatın aslında sandığımız kadar bize ait olmadığını hissettiğim bir eser. Olay örgüsü içerisinde materyalizm ve pozitivizmin savlarını bir tenis maçı izler gibi bizleri oradan oraya baktırarak servis eden ve bunu ustaca yapan bir kitap. Ve şüphesiz ki “At Nalı teorisi”. Tıpkı bir at nalında olduğu gibi uçlara gidildikçe yani radikalleşildikçe iki politik görüşün birbirine benzeyeceğini öne süren politik argüman ve destekçileri için bulunmaz bir nimet.

​Kitapta anlatılan toplum savaşların ortadan kalktığı, doğumdan ölüme kadar insan hayatının her bir zerresinin planlandığı, düşünmenin gereksiz bir uğraş addedildiği düzende ultra-pragmatik dünya görüşüne bütün benliğiyle teslim olmuş Dünya Devleti tarafından yönetilir. Açık konuşmak gerekirse Cesur Yeni Dünya’da anlatılan hal, pek çok Ütopya-Distopya tarzı romanlarda alışagelmediğimiz ölçüde aydınlık ve iyimser. Bundan olsa gerek ki edebiyat incelemeleri yapan pek çok kalem erbabı konu totaliter devletlerden bahseden eserler olunca skalasının bir ucuna 1984’ün basık, gri filtreli, dünyanın her geçen gün daha da çürüdüğü ve umudun zerresinin bile BÜYÜK BİRADER’in ateş saçan bakışları karşısında buharlaştığı baskıcı durumunu koyarken diğer ucuna da incelememize mevzubahis olan Cesur Yeni Dünya’nın yüzünde güller açan kitlelerle dolu, safi mutluluk içerisinde zamanda donmuş TOPLUM'unu koyar.

TOPLUM, Dünya Devleti’nin kanıdır. Tıpkı bizim vücudumuzda olduğu gibi bedendeki iliklerden binbir çaba ve uzmanlıkla üretilir ve işini yaptığı süre boyunca, sayısız izzet ikram içerisinde yaşamını sürdürür. Toplum'un bireylerinden biri ömrünün işlevli kısmını tüketip de elden ayaktan düşecek yaşa geldiğinde ise ölümü, kendisini hala aktif olarak üretebilen arkadaşlarının sırtında bir küfe olmaktan kurtaracak mukaddes bir olgu olarak görür. Şahsen kitapta anlatılan bu döngünün, bizlerin kanındaki alyuvar hücrelerinin oksijen taşıma verimliliği düşecek kadar yaşlandığında parçalanarak vücudun başka yerlerinde kullanılmak üzere öldürülmesine yakınlığının altını çizmek isterim.

​Tabii ki bu başından sonuna sıkı sıkıya çizilmiş sınırların dışına çıkması imkansız yaşam tarzının nimetleri de yok değildir. Dünya Devleti vatandaşlarına karşı oldukça bonkördür zira girişte de belirttiğim gibi, bu düzen bir bolluk düzenidir. İşini yapan görevliler daima ihtiyaçları kadar yemek, tatil, boş zaman, eğlence aygıtları ve günlük hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş mükemmel uyuşturucu olan soma tayinlerine sahiptirler. İnsan beyninde istenebilecek her türlü arzu şu ya da bu şekilde karşılanır. 5 duyu organını uyaran filmler, zihninin içini pasifize eden ve hoşnutsuzluğu def eden kırılmaz indoktrinasyonlar, bu günkü ahlak yargılarımızın tam tersi olarak ortaya çıkan “herkes herkese aittir” mottosuyla zorunlu çok eşlilik ve cinsel özgürlük, devlet onaylı ve her bir ritüeli, ilahisi mühendislik ürünü dini…

Günlük hayatın her adımı esasında insanın Maslow’un İhtiyaçlar Piramidi’ndeki her bir basamağını daha birey eksikliğini hissetmeden tatmin eden uygulamalarla doludur. “Doludur” sözcüğünü bir önceki cümleyi bitirmek için alelade bir biçim olarak seçmediğimi belirtmek istiyorum. Zira Toplum'un bu her ihtiyacını tatmin eden iyi huylu bakıcısı insanın zihninde kendinden başka olgulardan pek hazzetmez ve tümünü dışarı atmaya kararlıdır. İhtiras, tutku, kıskançlık, özlem, hırs, kendini biricik görme ihtiyacı ve hatta yapısal olgulara dair soru soracak kadar sivrilmiş merak bile kabul edilemez ve hızlıca yontularak ortadan kaldırılması gereken tehditler olarak görülür. Peki neye tehdit? Mutluluğa. Bireyin içerisinde yüzdüğü, bir dağın tepesindeki krater gölünü andırırcasına dingin ve berrak mutluluğa tehdittir. Çünkü iyi huylu ve sempatik duyguların ötesi sadece o suyu dalgalandırır ve bulandırır.

İşte Dünya Devleti de tam da bu düstur üzerine kuruludur: Mutluluk, ne pahasına olursa olsun. Farklı düşüncelere sevk eder korkusuyla sanat en basit duyulara hitap eden elektrik sinyallerine indirgenmiştir. İnsanlar uzman psikologlar tarafından defalarca kontrol edilmiş hikayeler dinlerler. Sanki az önce sevişmişsiniz hissiyatını zihne hissettiren hormonlu sakız çiğnerler. Sırf döngü devam etsin diye sonsuz bir tüketim çılgınlığı içerisinde koşa koşa gittikleri işlerinde kazandıkları parayla pahalı giysiler alıp yine işyerindeki meslektaşlarına göstererek böbürlenirler. Sistem tam bir emme basma tulumba prensibiyle çalışır. Mutlu olmak için çalışmalı, çalıştığın için mutlu olmalı ve mutlu olabildiğin için kendini daha da mutlu hissetmelisin…

En büyük günah ne İslam’ın şirki, ne Hristiyanlık’ın yedi ahlaksızlığı ne Budizm’in Vyāpāda’sıdır. Kabul edilemez en büyük olgu MUTSUZLUK’tur. İlginçtir ki bu anlayışın günümüzle kurduğu paralellikler de bir hayli fazla... Yıl boyu çalışıp biriktirdiği para ile lüks otelde tatile giden beyaz yakalar, yeni ürünü satabilmek için sadece birkaç sene sonra bozulmak üzere tasarlanan ve bu sayede size sık sık “evet ya, eskimişti ben de yenisini aldım” dedirten telefonlar ve kullanabilmek için sürekli sabit ödemeler yapılan hizmetler. Hepsi bu kitaptaki okurken dehşete düştüğünüz ancak günlük hayatımızdan pek de az olmayan sayıda olguyla eşleştirebileceğimiz “tüketim için tüketim” alışkanlıkları.

Burada Toplum'un iktisadi düzeni hakkında bahsetmek de gereklidir. İlginç bir şekilde buradaki düzen hem kapitalizmin hem de komünizmin ilginç bir evliliği şeklindedir. Para ve özel mülk vardır, ancak son sözü kesin bir şekilde Toplum'un faydasına olup olmadığına karar veren devlet söyler. İnsanlara verilen maaş bir bakıma kısıtlayıcıdır ancak bu kısıtlama sadece lüks ürünleri kapsamakta, hakkıyla çalışan birisinin temel ihtiyaçlarından mahrum kalmasını doğuracak boyutta olmamaktadır. Sınıflı bir Toplum ve alenen kast sistemi Dünya Devleti’nin temel taşı olmasına karşın durum garip bir şekilde Marx’ın “Herkese ihtiyacına göre, herkesten kabiliyetine göre” sözüne uygun bir şekilde kaynakların dağıtımı vardır. Kaynaklar ve hizmetler kapitalist bir Toplum'daki gibi rıza üretme aracı olarak insanların gözleri önünde dans ettirilirken devletin tüm ihtiyaçlara karşılık vermesi gerçek dünya tarihinde görülmemiş bir sosyalist birikimi işaret etmektedir. Günün sonunda iş At Nalı Teorisi’nin “Radikalleşildikçe Sağ da Sol da birbirine yaklaşır” argümanına son derece uygun bir manzara ortaya çıkartır.

Son celsede Toplum'u oluşturan en ufak hücre olan işçiden yüz milyonlarca insanın kaderini elinde tutan Bölge Denetçileri’ni bile bağlayan tek bir unsur vardır: Mutluluk adına olmayan her şeyden vazgeçiş. Bir bakıma insanlık kendi “insanlığına” yani varoluşunun temelinde yatan huzur arayışına tutsak olmuş durumdadır. Cesur Yeni Dünya bu tutsaklığı sadece yaşayan değil, her gün kendi elleriyle daha kalın, daha ağır prangaları ocağında dövüp kendi bileklerine takan alternatif tarih çizgisindeki bir insanlığı bize anlatır.

Kitabı bitirdikten sonra eminim ki pek çok okur totalitarizmin aslında 1984’teki gibi boğaza bastırılan bir postalın yanı sıra ağza çalınan bir parça balın şeklini de alabileceğinin rahatsız edici farkındalığıyla huzursuzca kıpırdanacaktır. Bu kıpırtılara belki de “hangisini tercih ederdim? Şu anki her gün çabalayan, kaotik, tutkulu ve belirsiz hayatıma devam etmeyi mi yoksa Toplum'un bireyciliği tuzla buz eden steril ve ruhsuz deterministik konforunu mu?” gibi ikilemler eşlik edecektir.

Şüphesiz bendeniz inceleme yazarında etti.

Görsel Kaynaklar:

1- İllüstrasyon by Emily Carroll

2- İllüstrasyon by Carey Dunne