Mutluluk Bir Zorunluluk Olabilir mi?

...Tüketim Toplumunu konuşurken sohbet bir noktadan sonra bambaşka bir yere evrildi. “Peki,” dedik, “Sistemi gerçekten değiştirebilseydik neyi değiştirmiş olurduk? Zenginleri mi yiyeceğiz?...

FIKIRLER

Canan Hodaman

1/6/20265 min read

Geçen gün Bahane Kitap Kulübü’nde Jean Baudrillard’ın Tüketim Toplumunu konuşurken sohbet bir noktadan sonra bambaşka bir yere evrildi. “Peki,” dedik, “Sistemi gerçekten değiştirebilseydik neyi değiştirmiş olurduk? Zenginleri mi yiyeceğiz? Mülkiyet kavramını nasıl değiştirebiliriz? Tüketimi mi, üretimi mi, yoksa ikisinin de arkasındaki zihniyeti mi değiştireceğiz?”

Sosyalist bir yerden baktığımı bilenler doğal olarak bana dönüp sorular sordular. Ben de o akşamdan sonra şunu düşündüm: Baudrillard tam olarak Marksist teoride neyi hedef alıyor? Daha ilginci, Marx bugün yaşasaydı, Baudrillard’ı okuduğunda ne hissederdi?

Baudrillard, Tüketim Toplumunda yalnızca kapitalizmi değil, onu eleştirdiğini iddia eden geleneksel Marksizmi de sert biçimde sorguluyor. Ona göre mesele artık sadece üretim ilişkileri değil. Tüketimin kendisi başlı başına bir iktidar alanına dönüşmüş durumda. Ona göre bu yeni durumu kavrayamayan her teori, farkında olmadan sistemin parçası haline geliyor.

Mesela Baudrillard’ın çok takıldığı bir şey var. “Refah” meselesi. Sosyalist ülkelerin ya da komünist hareketlerin, devrim fikrinin yerini zamanla bir tür “refah devrimi”ne bıraktığını söylüyor. Herkesin biftek yiyebilmesi, herkesin televizyona sahip olması… Kâğıt üzerinde eşitlik var gibi görünüyor ama bu, eşitsizliğin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, “hepimiz tüketebiliyoruz” söylemi, sınıfsal farkların üzerini örten bir perdeye dönüşüyor.

Baudrillard’a göre burada ciddi bir ahlakçı tuzak da var. Hem liberaller hem de Marksistler, sistemi eleştirirken hâlâ “gerçek ihtiyaçlar”, “hakiki arzular” gibi kavramlara sığınıyor. Sanki sorun sadece yanlış dağıtımdaymış gibi. Oysa Baudrillard, ihtiyacın kendisinin bile sistem tarafından üretildiğini söylüyor. Yani mesele kimin ne kadar tükettiği değil. Neden tükettiğimiz, neyi arzu ettiğimizi kimin belirlediği.

Bir de tüketimi sadece “bir şey satın almak” olarak görme meselesi var. Baudrillard burada kopuş yaşıyor. Ona göre tüketim, nesneler aracılığıyla kurulan bir dil, bir statü sistemi, bir hiyerarşi. İnsanlar artık yalnızca emekleriyle değil, tükettikleri göstergelerle konumlanıyorlar. Bu yüzden Baudrillard, modern insanın aynı zamanda bir “tüketim emekçisi” olduğunu söylüyor ve tüketim emekçilerinin örgütlü olmadığından dem vuruyor. Sürekli seçmek, beğenmek, güncel kalmak zorundayız. Bu da başlı başına bir emek biçimi.

Hatta Baudrillard, Mao dönemi Çin’ine bile buradan bakıyor. En katı, en disiplinli görünen sistemlerde bile bireyleri sınıflandıran, seçen, eleyen mekanizmaların Batı’daki tüketim mantığından o kadar da farklı olmadığını ima ediyor. Yani mesele sadece özel mülkiyetin varlığı ya da yokluğu değil. İnsanın nasıl “yönetildiği”.

Baudrillard’ın komünistlere yönelttiği temel suçlama şu gibi, “kapitalizmin sadece parmaklıklarını kırmaya çalışıyorsunuz ama hapishanenin duvarları çoktan görünmez hale geldi ve insanlar artık zincirlerini mutluluk, konfor ve seçim özgürlüğü diye seviyorlar.”

Gelelim çokomelli yere. Peki Karl Marx bu kitabı okusaydı ne derdi?

Bence Karl Marx, kitabı okusaydı, kendi kuramlarının (özellikle yabancılaşma ve meta fetişizmi) nasıl evrildiğini ve kapitalizmin üretim aşamasından tüketim aşamasına geçerek nasıl daha "kuşatıcı" bir hal aldığını görerek hem sarsılırdı hem de katılırdı..

Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı eserinde kapitalist üretim biçiminin hakim olduğu toplumların zenginliğini "muazzam bir meta yığını" olarak tarif etmişti. Baudrillard bu fikri devralarak, günümüzde nesnelerin artık sadece kullanım değerleriyle değil, birer "gösterge" olarak tüketildiğini savunur. Marx, kendi döneminde "metanın gizemli karakteri" olarak tanımladığı durumun, Baudrillard’ın analizindeki "nesnelerin biçimsel litürjisi" ve reklamlar aracılığıyla nasıl tam bir büyüye dönüştüğünü hayretle izlerdi.

Marx için işçi, üretim sürecinde sömürülen ve ürününe yabancılaşan kişidir. Baudrillard ise bu sömürünün artık tüketim alanına kaydığını savunur onun için tüketim bir ödevdir. Modern tüketicinin durumunu 19. yüzyılın başındaki örgütsüz işçilere benzetir. ARTIK TÜKETİCİLER ÖRGÜTSÜZDÜR. Marx, insanların "haz alma" ve "mutlu olma" zorunluluğu altında aslında sistem için bir tür "tüketim emeği" verdiğini görmekten etkilenirdi.

Marx, işçinin kol gücünün sömürülmesini yazmıştı. Baudrillard ise bedenin bizzat bir tüketim nesnesi ve yatırım aracı haline gelerek sömürüldüğünü anlatır. Marx, kapitalizmin insanın en mahrem varlığına, bedenine kadar nasıl el koyduğunu bu analizde bulurdu.

Marx'ın "yabancılaşma" kuramı, işçinin ürettiği nesne üzerindeki kontrolünü kaybetmesi üzerinedir. Baudrillard bu kavramın artık "tüketimin tüketimi" aşamasına geldiğini söyler. Marx, bireyin kendi arzularına bile yabancılaştığı, sadece sistemin sunduğu "En Küçük Marjinal Farklar" (EKMF) üzerinden kendini özgür sandığı bu durumu, yabancılaşmanın en rafine hali olarak nitelendirirdi.

Ayrıca kitaptaki "şeytanla yapılan anlaşma" metaforu, Marx'ın insanın kendi yarattığı güçlerin (nesnelerin/metaların) boyunduruğu altına girmesi fikriyle tam tamına örtüşüyor.

Marx daha önce dinin "halkın afyonu" olduğunu söylemişti. Baudrillard’ın ise "mutluluk ve refah ideolojisi", toplumsal eşitsizlikleri gizleyen modern bir afyon olduğunu söylersem sanıyorum yanlış olmaz. Marx, "mutluluğun bir hak ve görev" olarak sunulmasının, sınıfsal çatışmaları örtbas etmek için kullanılan bir "biçimsel eşitlik" maskesi olduğunu Baudrillard ile birlikte onaylardı.

Bence büyümenin aslında eşitsizliği çözmediği, aksine eşitsizliği yeniden üreten bir kısır döngü olduğu tespiti, Marx'ın kapitalist birikim yasalarına modern bir ekleme olarak görebiliriz. Zannediyorum ki Marx kitabı severdi.

Marx bu kitabı okusaydı, fabrikadaki sömürünün sona ermediğini, aksine evlerimize, boş zamanlarımıza ve hatta bedenlerimize kadar sızarak daha sofistike bir kontrol mekanizmasına dönüştüğünü düşünürdü.

Bir analojiyle açıklamak gerekirse: Marx, kapitalizmi işçiyi zincire vuran bir gardiyan olarak resmetmişti. Baudrillard’ı okuduğunda ise o zincirlerin artık görünmez olduğunu, parlak ambalajlarla süslendiğini ve insanların o zincirleri kendi rızalarıyla, birer "prestij göstergesi" olarak taşıdıklarını fark eder..

Benim için yine asıl soru da burada başlıyor. Eğer sistemi değiştireceksek, sadece üretim ilişkilerini mi değiştireceğiz, yoksa bizi biz yapan arzuların nereden geldiğini de masaya yatırabilecek miyiz?