Nöbet
Uyumadım. Uyumayı aklımdan bile geçirmedim. Uyku, bu gece bana ihanet edebilirdi. Kulaklarımı da elimi de onun nefesine verdim. Nefesleri, kıyıya vuran dalgalar gibiydi. Bazıları geri çekiliyordu, bazıları sanki kararsızdı. Her solukta içimden saydım. Saymak, dua etmenin başka bir biçimiymiş meğer. Tanrısız, sessiz, karşılıksız.
YAZIN
Aylin Şahin
1/27/20263 min read


Gece, odaya tek parça halinde girmedi. Dışarıdan sesler geliyordu. Bitmeyen bir gecenin sesleri. Bir yerlerde kapanmayan bir kapı, uzaktan bir kavga kırıntısı, arada hızlanıp sonra susan bir motor. Beyoğlu geceleri hiçbir şeyi tamamen uyutmazdı zaten. Belki de onda değişmeyen tek şey buydu.
Kat kat geldi gece. Önce loşluk, sonra sessizlik, en son korku. Korku yere çöktü, kalkmadı. Giderek daha da ağırlaştı. Yanımda iki büklüm uzanan bu kızıl saçların ağzından gelen o paslı koku, gecenin mührü gibiydi. Bedeninin kustukları, artık saklanamayacak sırlar oldu, gerçekliğinden kaçmak imkansızlaştı.
Yan yana uzandık, eskisi gibi, ben küçükken olduğu gibi. Yatak dar değildi aslında, daha önce de yatmıştım burada. Ama o gece sığamadım. Yatak mı küçülmüştü yoksa dünya mı? Ütüsüz çarşaf, kenarından küf tutmaya başlamış yatakla beden arasında bir sınır olmaktan çıkmıştı. Aynı geminin güvertesiydik artık.
Gözlerini kapadı. Uyumadı, biliyorum. Sadece bakmayı bıraktı.
Elini tuttum. Eli, başka birine aitmiş gibi sessizdi. Soğuktu. Tuttukça ısındı. Sanki sıcaklığı benden ödünç alıyordu. Sahiplenemiyordu. Bir emanet gibi taşıyordu elinin üzerinde.
Uyumadım. Uyumayı aklımdan bile geçirmedim. Uyku, bu gece bana ihanet edebilirdi. Kulaklarımı da elimi de onun nefesine verdim. Nefesleri, kıyıya vuran dalgalar gibiydi. Bazıları geri çekiliyordu, bazıları sanki kararsızdı. Her solukta içimden saydım. Saymak, dua etmenin başka bir biçimiymiş meğer. Tanrısız, sessiz, karşılıksız.
Bir ara nefesi kesilir gibi oldu.
Sadece küçücük bir an.
Kaşı hafifçe çatıldı, sonra tekrar çözüldü. Saniye, hatta belki de saliselikti. Asır gibi geldi. Bağrıma yumru oldu. O anı kimseye anlatmadım. Anlatamazdım. Anlayamazlardı.
O an, içimden bir cümle geçti, nereden geldiğini bilmiyorum. Birinden mi duymuştum? İnsan sevdiğini uyurken izlediğinde, ölüm fikri sessizce de odaya girer.
Bu cümleyi bir kitapta mı okumuştum, bir filmde mi duymuştum, izlediğim o ağır dramalardan bir replik miydi, yoksa içim mi söylemişti, ayırt edemedim. Zaten o gece hiçbir şeyin kaynağı net değildi.
Kalktım. Yüzüne baktım. Karanlıkta yüz, bir haritaya dönüşüyormuş. O gece öğrendim. Bildiğin yollar silinir ve bilmediklerin belirirmiş.
Dudaklarının kenarına eğildim.
Kan var mı?
Yok.
Rahatlamadım.
Çünkü rahatlama diye bir şey, geleceğe ait bir duygudur. Ben o gece geleceğe çıkmıyordum.
Sevinmedim.
Çünkü sevinmek erken gelmiş bir misafir gibiydi, içeri alamadım.
Zaman eridi. Saatler birbirine karıştı. Duvardaki gölge, yer değiştirip durdu ama ilerlemedi. Perde hafifçe kabardı, bir akciğer gibi.
Başımı tekrar yastığa koydum, yaşam üzerine düşünmeye başladım. Kolum uyuştu ama yerimden kıpırdayamadım. Gözüm yandı ama kapayamadım. Duvarlardan rutubet kokusu yükseliyordu. Sanki sadece oda değil, o an için bütün semt nefesini tutmuştu. Benim için.
Yaşam dediğimiz şey, gündüzleri büyük büyük konuştuğumuz bir kelimeydi. Oysa geceleri küçülüyordu yaşam. Bir nefese, bir damara, bir durmama ihtimaline sığıyordu. İnsan, sevdiğini kaybetme ihtimaliyle aynı yatakta yatınca, kendini de kaybedebiliyordu.
Ben kimdim, neydim?
Bu dünyaya niye gelmiştim?
Neyi severdim, neye heyecanlanırdım? Neyden nefret ediyordum?
O nefes kesilirse kim kalırdı geride?
Karanlık, bir köşeden diğerine sürünmeye devam etti. Gece ilerledikçe ve iki nefes üst üste bindikçe hangisinin daha zayıf olduğunu ayırt edemez oldum. Belki de benimkiydi. Belki de Ömer Hayyam'ın bütün o küflü duvarları nefes aldıkça beni soluyordu.
Beni tüketiyordu.
Kalbin, bazen sadece nöbet tutmak için attığını o gece anladım. Yaşamak, devam etmek değil de beklemekti bazen.
Sabaha doğru, odanın rengi değişti. Işık içeri sızdı ama aydınlık gelmedi, sadece karanlık geri çekildi.
Gözlerini açtı. Bana baktı. Korkumu görmüş gibiydi.
“Rahat uyudun mu?” diye sordu.
Ne gece ne de uyku sorulacak bir şey değildi. Gece bir şekilde yaşanırdı. İyi veya kötü. Rahat veya rahatsız. Uykuyu ise hiç bilmiyordum artık.
"Uyudum, rahat geçti gece." dedim. Geçmediğini ikimiz de biliyorduk.
O günden sonra, bazı geceler içimde hala o yatak var. Annemin nefesi, kulaklarımda bir metronom gibi. Ve ben, hala sayıyorum.
Bazı sevgiler, sabaha kadar tutulurmuş meğer.
Görsel: "Night in Saint-Cloud" (1890) by Edvard Munch