Oyun Değil ki Yaşamak!

Uğraşıyorsun, emek veriyorsun, bekliyorsun… Hepimizin yaşadığı o anlar var. Ama ortada gözle görülür bir sonuç yok. İşte tam bu noktada “niceliğin niteliğe dönüşümü” devreye girer.

YAZIN

Canan Hodaman

2/5/20264 min read

Bazen sana da öyle geliyor mu? Hareket halindeki bu dünyada donup kalmışsın gibi. Her sabah doğan güneş, bir sabah doğmaz olmuş gibi. Hayat, sanki bir noktada kilitlenmiş gibi. Toplum yerinde sayıyor, haksızlıklar kalıcı, kişisel çıkmazlar çözümsüz. Ne yaparsan yap, aynı duvara çarpıyormuşsun hissi… Bu duygu tanıdık ve hiç de kişisel bir zayıflık değil. Çünkü asıl mesele gerçekliği donmuş bir an gibi algılamamızdır. Dünyayı, hareket eden bir süreç olarak değil de, sabit bir fotoğraf karesi olarak okuduğumuzda umutsuzluk kaçınılmaz oluyor. “Böyle” görünen şey, “hep böyle kalacak” zannediliyor. Oysa diyalektik tam burada söze giriyor ve sakin sakin şunu söylüyor. “Bakış açını değiştir. Çünkü dünya durmuyor.”

Diyalektik, bize bu durağan karelerden oluşan albümü kapatıp, hayatın her anını bir sonrakine bağlayan kesintisiz bir film gibi izlemeyi teklif eder. En temel iddiası basit ama sarsıcıdır. Hiçbir şey gerçekten sabit değildir. Gerçeklik, bir fotoğraf karesi değildir. Sen inanmasan da o görüntü hareket eder, anla. Her şeyin içinde bir hareket, bir gerilim, bir dönüşüm potansiyeli vardır. Herakleitos’un binlerce yıl önce söylediği gibi “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsın.” Bu varlığın bitmek bilmeyen akışının en meşhur sözüdür. Ama bu sadece şiirsel bir söz değidirl. Birçok filozof üzerine düşünmüştür. Hegel, dünyayı hareket ettiren şeyin soyut "idealar" olduğunu düşünüyordu. Marx ise bu düşünceyi ayakları üzerine oturtur. Dünyayı hareket ettiren şey fikirler değil, somut, maddi ve ekonomik koşullardır. Bu sadece felsefi bir fantezi değil. Belirsizliklerle dolu bir çağda yönümüzü bulmamızı sağlayan stratejik bir pusuladır. Dünyanın neden böyle olduğunu anlamak yetmez. Nasıl değişebileceğini görmek için bakış açımızı kökten değiştirmemiz gerekir. Bu noktada can alıcı bir fark var. Gerçeklik, seyredilen değil, müdahale edildikçe şekil değiştiren bir şeye dönüşür. Giderken bıraktığı bütün renkler siyah olmak zorunda değildir.

Birçoğumuz çelişkileri, çözülmesi gereken birer "arıza" veya kaçınılması gereken "hatalar" olarak görürüz. Çelişki kelimesi çoğu insanda alarm yaratır. Oysa diyalektik için çelişki, bir felaket değil, bir motor. Gündelik hayattan bir an düşünelim. Bir tartışma. Sesler yükseliyor. Taraflar köşeye sıkışıyor. Genelde ne yapıyoruz? “Kim haklı?” sorusuna kilitleniyoruz. Ama bir adım geri çekilip bakarsak, şunu görebiliriz. Belki biri anlaşılmak istiyor. Duysun seni “dönsün” diyor. Diğeri yalnız kalmak, belki de huzur bulmak istiyor. Bu çatışma bir arıza değil. İlişkinin başka bir düzeye geçebilmesi için ortaya çıkan bir gerilim. Diyalektik şunu öğretir, Çelişki bastırılmaz, çelişki dönüştürülür.

Uğraşıyorsun, emek veriyorsun, bekliyorsun… Hepimizin yaşadığı o anlar var. Ama ortada gözle görülür bir sonuç yok. İşte tam bu noktada “niceliğin niteliğe dönüşümü” devreye girer. Şu örneğini bilirsin, 99 dereceye kadar su, hâlâ sudur. Dışarıdan bakan için sadece “ısınan bir sıvı”. Ama 100. derece… Orada artık başka bir şey olur. Toplumsal değişim de, kişisel dönüşüm de böyle işler. Uzun süre hiçbir şey olmuyormuş gibi hissedersin. Oysa birikim devam ediyordur. Diyalektik burada kulağına eğilip şunu söyler, “Sabırsızlanma. Birikim sessizdir.”

Diyalektik ilerleme, doğrusal bir çizgi değil, bir spiraldir. Bazen aynı yere dönmüş gibi hissedersin. Aynı tartışma, aynı sorun, aynı duvar… Ama aslında aynı yerde değilsindir. Biraz daha yukarıdasındır. Olumsuzlamanın olumsuzlanması tam olarak bunu anlatır. Yeni olan, eskisini sadece yok edip çöpe atmaz, onu "aşarak” geçer. Bir çocuğun yetişkinliğe geçişini düşünelim. Yetişkin, çocuğu "öldürmez". Aksine çocukluktaki deneyimi, merakı ve geçmişi, kendi içinde dönüştürerek korur. Yetişkin, "çocuk olmayan" biri değil, "çocukluğunu aşarak bünyesine katmış" biridir. Aynı şekilde, büyük bir başarısızlık veya yıkım, diyalektik açıdan bir "son" değil, eski ve işlevsiz olanın olumsuzlanmasıdır. Eğer bu yıkımdan bir ders çıkarılırsa, o başarısızlık, ilerlemenin zorunlu bir momenti haline gelir. Spiralde her dönüşte aynı noktaya gelmiş gibi görünsek de aslında her defasında daha yüksek bir seviyedeyizdir. Son değildir, bir eşiktir.

Peki, diyalektik düşünemediğimizde ne olur? Burada iş biraz sertleşiyor. Diyalektik düşünemediğimizde, dünya zihnimizde donar. “Bu ülke düzelmez.”, “İnsanlar değişmez.”, “Benim hayatım hep böyle.”... gibi cümleler duyulur. Bunlar, analiz değil. Bunlar, düşünsel kilitlenmelerdir. Diyalektik düşüncenin yokluğu kişinin zihninde bir hapishane yaratır. Kişide bu sefer, felç edici umutsuzluk hakim olur. Donmuş görünen her yapı, aslında patlamaya hazır ve bastırılmış çelişkilerle doludur. Bir de işin başka bir bedeli var. Sistemsel sorunlar kişiselleştirilir. İşsizlik, “başarısızlık”; yoksulluk, “tembellik”; tükenmişlik, “dayanıksızlık” ve “yetersizlik” diye sunulur. Bu durumda sistem görünmezleşirken, birey kendi kendini suçlamanın karanlığında boğulur. Diyalektik düşünce yokluğunda kişi, kendince ikilik yaratır. “Biz” ve "onlar", "haklı” ve "haksız" gibi ayrımlarla kişiyi, aradaki gerçeklikten ve aslında olan gizli bağdan koparır.

Her şeyin çabucak tüketildiği bu çağda diyalektik düşünce, elimizdeki en iyi mercektir. Görünenin altını okumayı, sessiz birikimleri fark etmeyi, yıkımın içindeki kuruluşu görmeyi öğretir. Bazen anlamak, hareket etmekten daha zordur. Ama sanıyorum ki asıl mesele, hareket etmektir. Sevgili Marx’ın dediği gibi, “Filozoflar dünyayı yalnızca yorumladılar. Oysa sorun, onu değiştirmektir.”

Peki şimdi durup sana şu soruyu sorsam, bana kızmazsın sanıyorum. Düşün bakalım.

Hayatında “asla değişmez” diye etiketlediğin hangi şey, belki de tam şu anda sessizce 100. dereceye yaklaşıyor?

Eser: Martha Rosler, Lounging Woman, 2004. From the series House Beautiful: Bringing the War Home, New Series. Photomontage. Courtesy of the artist.