Şal
Bazı çocuklar dünyayı diz hizasından tanır. Bazı rüyalar ise hâlâ çimen kokar.
YAZIN
Canan Hodaman
1/20/20263 min read


Şehir, diz hizasından görünürdü. Dilenci çocuklar dünyayı böyle tanırdı. Ayakkabı uçları, acele adımlar, düşen bozuk paralar. Yukarı bakmazlardı. Yukarıda binalar, ekranlar ve kararlar vardı. Aşağıda ise hayatta kalma. Dilenci çocukların adı yoktu. İsimler evlerde öğrenilirdi. Onların evi kaldırımlardı.
Ali’nin ismi vardı. Kendi gibi bir sürü çocuğun olduğu bir evde büyümüştü ama dayaktan kaça kaça kendini burada bulmuştu. Sabahları büyükler onları sayardı. “Bugün burası senin.” Bir kaldırım parçası, bir geçiş alanı. Şehrin haritası çocuklara böyle çizilirdi. Çocukların paylaşmayı bildiği sanılırdı ama yanlıştı. Onlar paylaşmayı değil, iş için bölünmeyi öğrenmişti. Bir sokak bir çocuğa, bir çocuk bir açlığa düşerdi. En küçüğü Ali’ydi. Yedi yaşındaydı ama “yedi” dediğinde kimse inanmazdı. Çünkü Ali’nin yüzü yedi yıl değil, yedi kış taşımıştı.
Ali en çok bakışlardan korkardı. Paradan değil. Ona göre bakışlar üçe ayrılırdı. Görmeyenler, görüp hızlananlar ve en kötüsü üçüncüsü duranlar. Onlar genelde bir şey vermezdi ama uzun bakarlardı. Ali o bakışlarda kendini bir eşya gibi hissederdi. Vitrin arkasında, alınmayan bir eşya.
Dilenci çocukların kendi dilleri vardı. Sessizdi. Bir bozuk para sert verilirse, öfke. Avuca bırakılırsa, utanma. Hiçbir şey verilmezse, alışkanlık. Ali paraları cebine koymazdı. Avucunda tutardı. Çünkü cebinde delik vardı. Ama asıl sebep bu değildi. Avucunda tutunca, gerçek oluyorlardı.
En iyi arkadaşının adı Zaid’di. Kimsesizdi. Belki kimliksizdi. Türkçe bilmezdi ama birlikte güzel oynarlardı. Sayı saymayı da bilmezdi. Paralarını Ali sayardı. Aşağı yukarı aynı yaştalardı ama ona yaşını soran olursa “girmi” derdi. Ali buna çok gülerdi.
Hava buz gibiydi. Kış çocuklara sorulmazdı. Gelirdi. Kar yağmıştı. Bu sokakta insanların hızlanacağı ve paraların azalacağı demekti. Ali kaldırımın kenarına oturdu. Eli titriyordu. Zaid yanına gelip onu kucakladı, ısıtmaya çalıştı. Böyle soğuklarda dilenmenin dışında, ısınmak için de otobüslere binerlerdi. Otobüse bindiler. Şakalaşırken birine çarptılar. Adam dönüp Zaid’e bir tokat yapıştırdı. Zaid’in gözleri doldu. Bu kez Ali ona sarıldı. Otobüsten indiler. Para yoktu onlarda kar oynadılar.
Akşamüstü önlerinde bir kadın durdu. Elinde para yoktu. Ali başını çevirdi. Boş avuca alışmıştı. Kadın diz çöktü. Bu çok nadir olurdu. Çocuklar hep yukarıdan bakılmaya alışıktı. Kadın bir termos çıkardı. “Küçük ama sıcak,” dedi. Ali ilk kez içini ısıtan bir şey aldı. Sadece midesini değil. Kadın şalını çıkarıp Zaid’in omzuna sardı. “Bunu kaybetmek yok. Isın diye veriyorum.” dedi. Zaid anlamadı. Çorba bitince kadın gitti. İsim sormadı. Fotoğraf çekmedi. “Yarın gelirim.” demedi. İkisi de o gün çok az para topladı. Ama ilk kez Ali’nin karnı tok ve kalbi biraz daha ağırdı.
Gece çocuklar görünmez olurdu. Ali ve Zaid şalı üstlerine örtmüş kaldırımda uzanıyorlardı. Görünmez olmak bazen korurdu. Ali kaldırımda uyurken avucunda hala birkaç bozuk para vardı. Eli kapalıydı. Rüyasında kaldırım yoktu. Hava güneşliydi. Çimenlikteydi. Üstünde yeni kıyafetleri vardı. Zaid’de rüyasında vardı. Ali yeni kıyafetleriyle, Zaid’de güzel ve büyük bir şalla çimende koşuyordu. Kimse bakmıyordu. Çünkü kimseye dilenmek zorunda değildi.
Sabah olduğunda şehir yine ayaktaydı. Ali ve Zaid yine yerdeydi. Ama Ali avucunu açtığında, ilk kez bir dileği vardı. “Bir gün, kimseye bakmak zorunda kalmadığım bir yerde büyümek.” Şehir bu dileği duymadı. Ama kaldırım duydu. Avucundaki para, şal ve Zaid. Zaid anlamadı.