Sıkıntıdan Kaçarken Kendine Uyanmak “Oburluk Çağı Üzerine”
Kitap bize sihirli bir çözüm sunmuyor. Ama hayatta sorulması gereken en doğru ve en tehlikeli soruları sormayı ve en önemlisi, bu sorulardan kaçmamayı öğretiyor. Uyuşturucu hazlar yerine o zorlu sahiciliği seçmek, hayatın karşısında bir vitrin izleyicisi olmak yerine kendi hikayesinin sorumluluğunu omuzlamak isteyen herkesin okuması gereken, ruhunuzda iz bırakacak bir başyapıt.
KITAP İNCELEMEYAZIN
Tuğçe Serin
4/23/20266 min read


Nomadland filmini izlerken içimde bir şeylerin usulca kırıldığını hissetmiştim. Yollardaki o insanlar neyin peşindeydi? Gerçek bir özgürlüğün mü, yoksa kendilerinden kaçışın mı? Uzun süre yanıtlayamadığım bu soruyu zihnimin bir köşesinde beklemeye almıştım. Ta ki Yıldız Silier’in Oburluk Çağı’nı okuyana dek... Bu kitabı okuduğumda, o sorunun doğrudan kendi hayatımla, kendi kaçışlarımla ilgili olduğunu anladım.
Meşguliyet bir savunma mekanizmasıdır
Silier’in kitaba Kafka’nın bir öyküsüyle başlamasınun başlı başına bir manifesto olduğunu düşünüyorum. Edebiyatın sarsıcılığı olmadan felsefenin soğuk duvarlarını aşamazsın, der gibi. Açılış bölümü, modern yaşamın en tehlikeli ve en sinsi savunma mekanizmalarıyla yüzleştiriyor bizi. Gündelik koşuşturmacalar, bitmek bilmeyen meşguliyetler, kovaladığımız statüler… Bunların hepsi aslında büyük bir varoluşsal krizin üzerini örten zarif birer örtüden ibaret.
Kitap sonrasında “Hayatın Anlamı ve Kendini Kandırma” kısmı ile devam ediyor. Silier işte burada bize can alıcı o soruyu soruyor. Anlam arayışının kendisi de bazen bir kaçış olabilir mi? İçinden geçerken kırılma anlarımızı fark edemiyoruz, ancak zaman geçip taşlar yerine oturunca dönüm noktaları görünür hale geliyor. Kitabı okurken, kendime yabancılaştığımı ilk kez bu kadar net gördüm. Bu bölüm beni en çok sarsan kısımlardan biri oldu. Çünkü insanı, kendini kandırdığını bile fark etmeden kandırdığı o derin uykusuyla yüzleştiriyor.
“Plastik mutluluk" tuzağı ve sistemin ironisi
İkinci kısımda ise modern çağın en büyük yalancısı “Mutluluk” kavramı ile karşılaşıyoruz. Silier bu bölümde, mutluluğun nasıl kendiliğinden yaşanacak doğal bir duygu olmaktan çıkarılıp, satın alınması ve ne pahasına olursa olsun ulaşılması gereken plastik bir "ürün"e dönüştürüldüğünü gösteriyor. Kant, Marx, Sartre ve Mill gibi devleri ağır bir akademik dilden koparıp, masanızda sizinle sohbet edercesine çarpıştırıyor.
Kapitalizm bize durmadan mutlu olmak zorunda olduğumuzu dikte ederken, bu dayatma ironik bir şekilde kronik bir mutsuzluk üretiyor. Sistem bize "Mutlu ol" derken aslında, "Uyum sağla, şikayet etme, daha fazlasını talep etme" diyor. Bu bölüm bende derin bir rahatsızlık bıraktı. Yine de bu, iyileştirici türden bir rahatsızlıktı. Çünkü o sahte yaşamın içinde olduğunuzu ve en acısı, buna gönüllü olarak razı olduğunuzu görmek zorunda kalıyorsunuz.
Mutluluk dayatmasından “Oburluk Çağı”na
Ahlak konusu da tabii ki kitabın değindiği konular arasında. Silier burada diyalog formunu kullanarak farklı ahlak anlayışlarını sahnede birbiriyle tartıştırıyor. Okura hazır, hap gibi kesin yanıtlar vermiyor, hatta aksine onu aktif bir düşünme sürecinin tam ortasına çekiyor. Ahlakın soyut bir kural dizisi olmadığını, yaşanmış ve yaşatılmış organik bir pratik olduğunu gösteriyor. Kitabın en cesur taraflarından biri de bana kalırsa bu. Kestirip atmak yerine, doğru soruyu sormanın başlı başına ahlaki bir eylem olduğunu savunuyor.
Postmodernizmin vaat ettiği sınırsız özgürlük gerçek mi, yoksa sistemin yarattığı yepyeni bir yanılsama mı? Sorusuyla “Süreklilikler ve Kırılmalar” bölümünde karşılaşıyoruz. Silier bu bölümde modernlikten postmodernliğe geçişi çok keskin bir eleştirel gözle inceliyor. Bize "süreklilik" diye sunulan şeylerin aslında devasa kopuşları örttüğünü, "kırılma" diye pazarlanan yeniliklerin ise gerçek bir devrimi değil, çoğunlukla yalnızca biçimsel bir makyajı temsil ettiğini ispatlıyor. Değerlerin tarihsel süreç içinde nasıl eğilip büküldüğünü bu bölümde bir harita gibi okuyorsunuz.
Sahiciliğin bedeli: Kendi varoluşunun sorumluluğunu almak
Beni asıl içine çeken bölümlerden biri de “Yabancılaşma ve Sahicilik” bölümüydü. Marx’ın yabancılaşma kavramının günümüz tüketim toplumuna uyarlandığı bu bölüm, benim için kitabın belkemiği oldu. Ürettiğine, çevresine ve en nihayetinde kendi özüne yabancılaşan modern birey... Silier, bu devasa çarkın içinden çıkış yolunun, kendi varoluşumuzu tüm karanlık ve aydınlık çelişkileriyle kabul etmekten geçtiğini söylüyor.
Kendine yabancılaşmayı düşünmek felsefeden de öte, her sabah aynaya bakıp içten içe "Bu gerçekten ben miyim?" diye sormaktır. Silier, sahiciliğin gerçekten mümkün olup olmadığını irdeliyor. Cevabı ise ne polyannacı bir rahatlatma içeriyor ne de karanlık bir umutsuzluk. Sahici olmak istiyorsan, kendi varoluşunun sorumluluğunu almak zorundasın.
Kimliğin inşası: Annelik ve kadınlık halleri
Silier bu kitabı yazmaya hamile olmadan önce başlıyor fakat kitap bitmeden anne oluyor. Öznelliğin Kuruluşunda Anneliğin Rolü adlı bir bölümü de kitaba eklemeye bundan sonra karar veriyor. Silier bu satırlarda sadece teorik bir akademisyen değil, bizzat deneyimleyen bir anne olarak da konuşuyor. Annelik pratiğinin bir özne olarak kadını nasıl hem inşa edip hem de kısıtladığını anlatıyor. Başlangıçta bu bölüm bana kitabın genel felsefi rotasından biraz kopukmuş gibi gelmişti. Ancak okudukça taşlar yerine oturdu. Özne olmak, anlam aramak, yabancılaşmak... Bunların hepsi aynı ağın parçaları. Öznelliğimiz daha en başından nasıl inşa ediliyor ya da nasıl yıkılıyor? Annelik kurumu, bu sorunun en yoğun ve en karmaşık düğüm noktası.
Buradan konuyu bağladığı yer de çok kıymetli. “Ana Tanrıçalıktan Paryalığa: Kadınlık Halleri” bölümünde kadının tarih boyunca nasıl önce kutsallaştırılıp mitlere hapsedildiğini, sonra da sistem tarafından nasıl paryalaştırıldığını anlatıyor. Ataerkil düzenin ne kadar katmanlı ve sinsi işlediğini gözler önüne seriyor. Silier, feminist çözümlemeyi ekonomi-politik bir tabanla birleştiriyor ve ortaya sarsılmaz bir argüman çıkıyor. Toplumsal yabancılaşmanın sosyolojik ve psikolojik kökenleri bu bölümde ete kemiğe bürünüyor.
Kitabın adını taşıyan o büyük final. “Oburluk Çağı: Sıkıntıdan Kaçarken” bölümü, dürüst bir itirafla başlıyor: Silier, kendi hayatında ve pratiklerinde de bu oburluk halini tanıdığını gizlemiyor. Her şeye sahipken doymak bilmeden hep daha fazlasını istemek... Sıkıntıdan kaçarken aslında koşar adım kendimizden kaçmak...
Bu bölüme geldiğimde zihnim yeniden Nomadland‘in o sarsıcı atmosferine döndü. Fern karakteri konforlu, sıcak mülkiyet illüzyonunu geride bırakıp yolların sert ama sahici gerçeğine sığınıyordu. Peki bu bir özgürlük müydü, yoksa kaçış mı? Silier’in penceresinden baktığımda cevap benim için de netleşti. İçimizdeki o yakıcı sıkıntıyla yüzleşmeden hiçbir gerçek anlam kurulamaz. Sistemin üzerimizde uyuşturucu etkisi yaratan o sahte hazlarının ve yüzeysel “mutluluk” reçetelerinin, bizi asıl gerçeğin peşine düşmekten nasıl alıkoyduğunu görmek... Kitabın yüzüme çarptığı en sert rüzgar buydu.
Uyuşmuş zihinlere acil müdahale
Zengin bir kaynakçayla ilmek ilmek işlenmiş Oburluk Çağı, kişisel gelişim raflarına dizilecek, size "3 adımda mutlu olmanın yollarını" satacak sıradan bir kitap değil. Uyuşturulmuş modern zihinlerimize yapılmış acil bir felsefi müdahaledir. Yıldız Silier’in bu kitaptaki en büyük başarısı bana kalırsa, Marx’ı, Sartre’ı, Nietzsche’yi fildişi kulelerinden indirip herkesin anlayabileceği bir dile çevirirken, felsefi derinlikten bir milim bile ödün vermemesi.
Kitap bize sihirli bir çözüm sunmuyor. Ama hayatta sorulması gereken en doğru ve en tehlikeli soruları sormayı ve en önemlisi, bu sorulardan kaçmamayı öğretiyor. Uyuşturucu hazlar yerine o zorlu sahiciliği seçmek, hayatın karşısında bir vitrin izleyicisi olmak yerine kendi hikayesinin sorumluluğunu omuzlamak isteyen herkesin okuması gereken, ruhunuzda iz bırakacak bir başyapıt.
Şimdi elinizi kalbinize koyun ve kendinize sorma cesareti gösterin: Bugün peşinden koştuğunuz o hazlar ruhunuzu gerçekten doyuruyor mu, yoksa sadece yüzleşmekten korktuğunuz o derin boşluğu mu uyuşturuyor?
Eser: William Kentridge