Veresiye
Yüksek sesle “Para, para ve para önemlidir hocam.” dedi Mert. Canı para kazanamamaktan artık sıkılmıştı. Öğretmen devam etti: “Her gün aynı şeyi söylemekten hiç yorulmuyor musun?” Mert “Param olsa demem vallahi hocam." dedi. ”Sence bugün gerçekten yeni mi?” dedi öğretmen. “Para derdim doğduğumdan beri var yeni diyemem.” dedi Mert.
YAZIN
Canan Hodaman
4/14/20266 min read


Tüm gün gelen giden olmamıştı. Mert, boya kutusunun gevşemiş çivisiyle oynarken canının sıkıldığını belli etmemeye çalışıyordu. Çarşıda her şey her zamanki gibiydi. Sokağa bakan dükkanlar güneşin parıltısıyla daha canlı gözüküyordu. Kuruyemişçideki Murat Abi sokağa bakarak çay içiyordu. Kuruyemişleri taze, kendisi çok sıradandı. Ayakkabılarını boyatır, para vermezdi. Ama Mert’in istediği kadar kuruyemiş yiyip çay içmesine izin verirdi. Bu aralarında gizli bir antlaşmaydı.
Mert fırçayı eline aldı, ayakkabı varmış gibi boyamaya başladı. Fırçanın ritmini severdi. Ritmi düşünmemeyi sağlardı. Bir gölge önüne düştü. Üzerinde ütüsüz bir gömlek, ayağında çamurlu ayakkabılarla bir adam geldi. Oturur oturmaz “Bizim köyde bir inek vardı,” dedi. “Ama öyle böyle değil.” Mert başını kaldırmadı. Ayakkabıyı temizlerken “Hı,” dedi. “Bir gün kayboldu. Üç gün sonra döndü. Ama yalnız değildi. Yanında bir keçi vardı. Ama keçi bizim değildi. Keçi konuşuyordu.” Mert durdu. “Nasıl yani abi? Keçi hiç konuşur mu?” dedi gülümsedi ve fırçayı ayakkabıya ritmik şekilde sürmeye başladı, Adam “Bildik konuşma değil tabii. Daha çok iç ses gibi. Ama hepimiz aynı şeyi duyduk: ‘Beni buraya getiren bu ineğe güvenmeyin.’” Mert gözlerini kırpıştırdı. “Sonra?” Adam ayağa kalktı. “Sonrasını yarın anlatırım,” dedi ve gitti. Mert başını salladı. Boya kutusuna cilasını yerleştirdi. Bozuk para kutusunu açtı. “Parayı da yarın mı vereceksin?” diye seslendi ama adam çoktan köşeyi dönmüştü. “Manyak puşt!” diye mırıldandı.
Aradan beş dakika geçti geçmedi bu sefer bir kadın geldi. Saçları dağınık, yüzünde tuhaf bir huzur. Oturdu ve ayakkabısını uzattı. “Bugün nasıl geçti?” diye sordu. Mert omuz silkti. “Aynı işte. Kimse gelmedi abla.” “Belki iyi boyamıyorsun ondandır.” dedi kadın. Mert’in duruşu dikleştirdi. “Bu memlekette benim kadar iyi boya atan göremezsin.” dedi. Eline ayakkabıyı aldı. “İşin sırrı malzemede değil, dokunuşta ve sırada. İyi bir ayakkabı boyacısı malzemeyi çok kullanan değildir abla. Önce temizlemeden asla boyamam.” Eline fırça aldı. Ayakkabıyı temizledi. “En büyük hata bu. Üstünde toz, çamur varken sürülen boya hem tutmaz hem çamur gibi görünür. Önce sert fırçayla güzelce temizleyeceksin.” Bezi bırakıp eline boya fırçasını aldı. “Boyayı “yedirerek” süreceksin. Boya kalın kalın sürülmez.” Kadın dikkatle izliyordu. Mert boyayı bitirip ayakkabıyı kutunun üzerine güzelce bıraktı. “Boyayı sürdükten sonra hemen parlatılmaz. Kaç aylıksın da hemen parlatmaya geçiyorsun? Birkaç dakika bekle ki deri boyayı çeksin. Acele eden boyacı hep mat bırakır abla. Şimdi kuruyacak sonra fırçayla parlatacağım bezle ayna gibi cilalayacağım. Memlekette böyle yapanı bulamazsın. Az boya, çok sabır, doğru sıra.” Kadın güldü. “Sen zeki çocuksun. Böyle zekayı heba etmemek gerekli.” “Gerekli tabi.” dedi Mert. “Bir hikaye geldi aklıma. Uzak bir köye bir gelin almışlar. Gelin köye geldiği gün bir çocuğun eli de testiye girmiş. Köy halkı telaşlanmış. Çocuğun elini testiden çıkaramıyorlarmış. ‘Çocuğun kolunu keselim çıkaralım.’ diye bir fikir akıllarına gelmiş. Gelin de çocuğun kolu kesilmesin diye alıp testiyi yere çalmış ve testi kırılmış. Çocuğun eli kurtulmuş ve tabii çocukta kolundan olmamış.” “Mantıklıymış. Köy halkı biraz salakmış.” dedi Mert. “Salakmış tabii. Hikaye burada kalır mı? ‘Gelinimiz çok zeki.’ demiş köy halkı. Yere göğe sığdıramamış. ‘Bu zekayı ayrı tutmak gerekli.’ demişler. ‘Bu gelin bize akıl vermekten başka bir şey yapmasın o yüzden onu alıp duvarımıza çivileyelim.’ demişler. Sonra alıp gelini duvara çivilemişler. Mert güldü. “Bu nasıl hikaye abla? Zekanın bedeli ölüm olmuş ya!” “Zekayı her yerde göstermemek gerek belki de. Zekisin ve bir gün duvara çivilenebilirsin.” dedi kadın. “Yok abla, aptalım ben teşekkürler.” dedi güldü Mert. Kadın cevap vermedi. Ayağa kalktı, cebinden para çıkardı, tam uzatacakken durdu. “Yarın veririm,” dedi ve gitti. Mert elindeki fırçayla kalakaldı. “Çattık he. Bu da köylü dayının akrabası mı ya?” diye mırıldandı.
Bu sefer bir öğretmen geldi. Gözlüklerini düzelterek oturdu.”Hoşgeldiniz hocam.” dedi Mert. “Bak evladım,” dedi ciddi bir ses tonuyla, “Hayatta üç şey önemlidir. Düzen, tekrar ve farkındalık.” Mert “Bugün de mi?” diye mırıldandı. Yüksek sesle “Para, para ve para önemlidir hocam.” dedi Mert. Canı para kazanamamaktan artık sıkılmıştı. Öğretmen devam etti: “Her gün aynı şeyi söylemekten hiç yorulmuyor musun?” Mert “Param olsa demem vallahi hocam." dedi. "Sence bugün gerçekten yeni mi?” dedi öğretmen. “Para derdim doğduğumdan beri var yeni diyemem.” dedi Mert. “Sen hiç aynı şeyi ikinci kez yaşadığını fark ettin mi?” Mert gülmeye başladı. “Yok artık hocam, o kadar da değil. Yaşasam birkaçını gırtlaklarım gibi geliyor.” Öğretmen ona uzun uzun baktı. “Gülme. Fark etmezsen tekrar edersin.” “Ne tekrar ediyorum ki?” “Öğretmen kaşını kaldırdı. “Kim geldi bugün?” dedi. “Yani… bir köylü geldi, bir kadın geldi…” Öğretmen gülümsedi. “Onlar hep geliyor.” Mert durdu. “Nasıl yani?” Öğretmen eğildi, alçak sesle konuştu: “Sen her gün aynı günü yaşıyorsun. Ama her seferinde bir parçayı unutuyorsun.” Mert kahkaha attı. “Hepiniz anlaşmışsınız galiba.” Öğretmen de güldü. “Belki de sen hep aynı şakaya gülüyorsun.” Ayakkabılar bitince öğretmen ayağa kalktı. Para uzatmadı. Mert gözlerini devirdi. “Tamam, siz de yarın verirsiniz artık.” Öğretmen sokağa yöneldi, sonra dönüp dedi ki: “Yarın diye bir şey yok.” Öğretmen gitti. Mert bir süre boş boş baktı. Sonra omuz silkti. “Ne diyorsun ya?” dedi kendi kendine. “Ben burada, bu sandalyede, bu fırçayla…”
Bir an durdu Mert. Elindeki fırçaya baktı. Fırça yepyeniydi. Kutudaki çivi gevşek değildi. Murat Abi çay içiyordu. Sokak bomboştu. Derken bir adam geldi. Üzerinde ütüsüz bir gömlek, ayağında çamurlu ayakkabılarla… Mert şaşırdı. Adam oturdu. “Bizim köyde bir inek vardı…” Adam ayağa kalktı. “Sonrasını yarın anlatırım,” dedi ve gitti. Mert başını salladı. Aradan beş dakika geçti geçmedi bu sefer bir kadın geldi. Saçları dağınık, yüzünde tuhaf bir huzur. Oturdu ve ayakkabısını uzattı. “Bugün nasıl geçti?” diye sordu…Ayağa kalktı, cebinden para çıkardı, tam uzatacakken durdu. “Yarın veririm,” dedi ve gitti. Öğretmen geldi. Gözlüklerini düzelterek oturdu….Ayakkabılar bitince öğretmen ayağa kalktı. Para uzatmadı. Mert “Hocam.” dedi Öğretmen döndü. “Hocam bugün biraz daha hatırlıyorum.” dedi. Öğretmen “Neyi?” dedi. Hafifçe gülümsedi. “Sokağın başında eğlence varmış. Bir ara görmeye git.” dedi ve döndü gitti.
Bir an durdu. Elindeki fırçaya baktı. Fırça yepyeniydi. Kutudaki çivi gevşek değildi. Murat Abi çay içiyordu. Sokak bomboştu. Derken bir adam geldi. Üzerinde ütüsüz bir gömlek, ayağında çamurlu ayakkabılarla… Adam oturdu. “Bizim köyde bir inek vardı…”Mert sözünü kesti. “İnek kayboldu sonra keçiyle geldi, değil mi abi?” Adam dondu. “Sen… nereden biliyorsun?” Mert derin bir nefes aldı. Ayakkabıya döndü. Adam ayağa kalktı. “Sonrasını yarın anlatırım,” dedi ve gitti. Mert başını salladı.
Mert devam etti: “Ama hala şu kısmı anlamadım… neden kimse para vermiyor?” O anda uzaktan öğretmenin sesi geldi: “Çünkü hala fark etmedin!” Kadın köşeden bağırdı: “Para mesele değil!” Murat Abi çayını kaldırdı: “Ben zaten hiç vermedim!” Mert başını iki elinin arasına aldı. “Tamam,” dedi. “Bu sefer çözeceğim.” Bir an durdu. Sonra ekledi: “Ama önce… Biri şu keçinin ne dediğini düzgün anlatsın.”
Eser: Mihaela Ionescu