Yüzünde Bir Yer: Sema Kaygusuz’un romanında kültür, bellek ve kimlik
Hatırlamadığımız değil, hiç yaşamadığımız ve bilmediğimiz bir geçmiş bizi gerçekten şekillendirebilir mi? Bahane Kitap Kulübü’nde bu ay kültür, bellek ve kimlik üzerine konuşmak için bu kitabı seçmemizin nedeni de buydu.
KITAP İNCELEME
Aylin Şahin
9/23/202610 min read


Bazı ailelerde geçmiş uzun uzun anlatılan hikâyelerle aktarılmaz. Bazen tek bir cümlede, bir susuşta, bir inanışta ya da dünyaya bakma biçiminde saklanır. İnsan ne olduğunu tam olarak bilmediği bir acının çevresinde büyüyebilir. O acının hikâyesini dinlememiştir, ona tanık olmamıştır, belki adını bile koyamaz. Yine de ailede bıraktığı korkuyla, utançla veya eksiklik duygusuyla karşılaşır.
Sema Kaygusuz’un Yüzünde Bir Yer romanını okurken ağırlık bu meselenin üzerine biniyor. Hatırlamadığımız değil, hiç yaşamadığımız ve bilmediğimiz bir geçmiş bizi gerçekten şekillendirebilir mi? Bahane Kitap Kulübü’nde bu ay kültür, bellek ve kimlik üzerine konuşmak için bu kitabı seçmemizin nedeni de buydu.
Roman, Dersim’den sürgün edilen Bese ile onun yaşadıklarına tanık olmayan isimsiz torununun arasında dolaşıyor. Bese yaşadıklarını anlatmıyor. Torun da bu geçmişi ne yaşamış ne ondan dinlemiş. Bilmiyor. Buna rağmen geçmiş, Hızır anlatılarında, incir ağacında, bedende, fotoğraflarda ve torunun kendinde açıklayamadığı duygularda ikisinin arasında durmaya devam ediyor.
Kaygusuz, Bese’nin başına gelenleri eksiksiz bir tarih anlatısına dönüştürmüyor. Bu bence romanın en doğru tercihlerinden biri. Dersim’de yaşananların ayrıntılarını öğrenmek isteyen okur zaten tarih çalışmalarına ve arşivlere gidebilir. Romanın asıl imkânı başka bir yerde. Yaşanmış bir acının anlatılmadığında yok olup olmadığını ve ondan sonra gelenlerin hayatına hangi yollardan karıştığını düşündürebilmesinde.
Bir insan konuşurken neyi susar?
Bese, ailesinden sağ kalan tek kişi olarak sürgün yolunda ateşin başına oturur. Kardeşinin cesedini Munzur’da gördükten sonra suskunluğa gömülür. Bir gece kaybolur, günler sonra yaralı ve değişmiş halde geri döner. Nereye gittiği sorulduğunda Hızır’ı gördüğünü söyler. Roman bu aralığı kesin bir açıklamayla kapatmaz. Bese’nin başına ne geldiğini, ne gördüğünü ve neyi anlatamadığını tam olarak öğrenmeyiz.
Bu boşluğu korumasını değerli buluyorum. Kaygusuz, Bese’nin söylemediklerini onun adına tamamlamıyor ve acıyı okurun önüne seyirlik bir sahne olarak koymuyor. Bese’nin suskunluğu bir bilgi eksikliği olmaktan çıkıp yaşadıklarının onda aldığı biçime dönüşüyor. Su artık kan kokuyor, ateş çığlık atıyor, ekmek gökten indirilmiş kutsal bir lokma gibi görülüyor. Geçmiş yalnızca bellekte saklanan bir olay değil, dünyanın anlamını değiştiren bir deneyim oluyor.
Bese yine de bütünüyle susan biri değil. Hızır’ı anlatıyor, doğaya ve gündelik hayata ilişkin bilgisini aktarıyor, torununa incir ağacını kardeşi olarak öğretiyor. Tam da bu yüzden suskunluk daha çarpıcı. İnsan konuşa konuşa da bir şeyi susabilir. Olayın kendisini anlatmazken olayın çevresinde oluşan inançları, korkuları, alışkanlıkları ve bakış biçimini aktarabilir.
Kaygusuz’un beşinci baskıya eklediği İncir Lisanı önsözü romanın bu yönünü daha açık hale getiriyor. Yazar, babaannesinin Dersim’de yaşananlara ilişkin yalnızca ‘Bizi kestiler’ dediğini, bunun dışında orayı hiç anlatmadığını söylüyor. Buna karşılık Alevi mesellerini, bitkileri, şifayı ve dünyadaki varlıklar arasında kurduğu bağları aktarmayı sürdürmüş. Böyle bakınca kültürel miras yalnızca açıkça anlatılanlardan oluşmuyor. Bazen söylenmeyen olayın çevresinde yaşamaya devam eden sözlerde ve gündelik davranışlarda taşınıyor.
Yine de önsöz ile romanı birbirine karıştırmamak gerek. Bese yazarın babaannesinin birebir kopyası değil. Torun da doğrudan Sema Kaygusuz değil. Önsöz bize metnin niyetini anlatabilir ama romandaki boşlukları kendi başına dolduramaz. Sonuçta okur olarak baktığımız yer romanın kurduğu dünya.
Bese’den toruna kalan
Romanın başında anlatıcı toruna sesleniyor ve yüzünde okuyamadığı bir geçmişin harfleri bulunduğunu söylüyor. Bu anlatıcının kim olduğu hiçbir zaman kesinleşmiyor. Torunun kendisi değil çünkü ona dışarıdan bakıyor, hayatını yorumluyor ve onu yargılıyor. Sıradan bir üçüncü kişi de değil. Bazen Bese’den kalan suskunluğun, bazen aile hikâyesinin, bazen de torunun içindeki acımasız bir sesin kişileşmiş hali gibi konuşuyor.
Bu belirsizlik romanın etkileyici taraflarından biri. Fakat benim kitapla arama mesafe koyan sorun da burada başlıyor. Anlatıcı, torunun içinde gizli bir utanç, kurban bilinci ve Bese’den kalma bir eksiklik olduğunu sık sık söylüyor. Torunun bunları kendi hayatında ne zaman fark ettiğini, ilişkilerinde nasıl yaşadığını ve öğrendikleriyle ne yaptığını ise daha az görüyoruz. Anlatıcı torun adına o kadar çok anlam kuruyor ki torunun kendi sesi zaman zaman kayboluyor.
Bellek çalışmaları alanında Marianne Hirsch, kişinin doğrudan yaşamadığı büyük bir tarihsel geçmişle aile anlatıları, fotoğraflar ve davranışlar aracılığıyla kurduğu güçlü bağı postbellek kavramıyla açıklar. Yüzünde Bir Yer bu kavramı akla getiriyor ama torunun durumu biraz daha güç. Çünkü ona aktarılmış ayrıntılı bir aile anlatısı yok. Torun geçmişin hatırasını değil, Bese’de bıraktığı izi devralıyor. Yaşananları bilmiyor ama Bese’nin suskunluğunun, Hızır inancının ve dünyaya bakışının içinde büyüyor.
Romanın bizi inandırmak istediği şey de bu. İnsan bazen geçmişin bilgisini değil, onun yarattığı duygu düzenini miras alabilir. Bu düşünce benim için güçlü ve kitabın temel sorusuyla doğrudan ilişkili. Fakat roman bunu çoğu zaman anlatıcının sesiyle açıklıyor. Ben torunun seçimlerine, ilişkilerine ve kendilik algısına baktığımda bu mirasın sonuçlarını daha fazla görmek isterdim. Bilinmezliği korumakla karakterin dönüşümünü geri planda bırakmak aynı şey değil.
Torunun fotoğrafçı olması bu açıdan önemli. Şirince’de çektiği yaşlı adamın fotoğrafına bakan anlatıcı, onun karşısındaki insanı gerçekten görüp görmediğini sorguluyor. Fotoğraf bir yüzü kaydedebilir ama o yüzün geçmişini kendiliğinden anlatamaz. Bese’nin torununa ‘Gözüm’ diye seslenmesi de yalnızca sevgi sözü olmaktan çıkıyor. Sanki ona bir hikâyeden önce dünyaya bakma sorumluluğu bırakıyor.
Yine de anlatıcının fotoğraf hakkındaki sert hükmüne bütünüyle katılmıyorum. Kadraj bir şeyi dışarıda bırakır ama aynı zamanda dikkati bir yüze, harekete veya ayrıntıya yöneltebilir. Fotoğrafın kendisi zorunlu olarak yabancılaştırıcı değildir. Romanın burada açtığı asıl soru başka birinin yüzüne bakmanın onun yaşadıklarını bilmeye yetip yetmediğidir. Torun Bese’ye bakıyor, onun fotoğraflarına ve izlerine yaklaşıyor. Fakat bakmakla bilmek arasındaki mesafe kapanmıyor.
Torunun çocukluğuna ve ergenliğine açılan bölümlerde onun Bese’den ayrı bir hayatı olduğunu da görüyoruz. Hızır hikâyelerini dinleyen çocuk büyüyor, bedenini ve arzusunu keşfediyor, fotoğrafçı oluyor. Buna rağmen bu parçalar çoğu zaman birbirine değmeden yan yana duruyor. Ben torunun yetişkin hayatında Bese’den kalan duyguya hangi anda yakalandığını, neyi kendisine ait sanarken geçmişin izini fark ettiğini görmek isterdim. Çünkü mirasın varlığını söylemekle onun bir insanın hayatında nasıl çalıştığını göstermek arasında önemli bir fark var.
İncir, Hızır ve anlatının yükü
Roman bu mesafeyi yalnızca aile hikâyesiyle değil, Hızır ve incir çevresinde kurduğu geniş anlatı dünyasıyla düşünmeye çalışıyor. Eliha’dan Bese’ye ulaşan incir fidesi çağlar ve coğrafyalar arasında dolaşıyor. Hızır ise kaybolanların, geri dönenlerin, başka yüzlerde belirenlerin ve umulmadık anda gelen yardımın çevresinde görünüyor.
Bese’nin Hızır inancı sürgünden sonra ortaya çıkmış bir teselli değil. Daha eski bir kültürel dünyanın parçası. Ancak kayıplardan sonra acıyla yaşamasının yollarından birine dönüşüyor. Oğlu İlyas ortadan kaybolduğunda onun Hızır’ın bir uzantısı olabileceğini düşünmesi yaşananı geri almıyor. Yine de kayıp oğluyla ilişkisini başka bir biçimde sürdürmesine imkân veriyor. Torun ise Hızır’ı Bese gibi yaşamıyor. Onun hikâyelerini dinliyor, işaretlerini arıyor ve karşısına çıktığını düşündüğü kişiyi fotoğraflamaya çalışıyor. Aynı inanç iki kuşakta aynı şekilde var olmuyor.
İncir de hazır bir cevap sunmuyor. İnce kabuğu, damarlı teni, çok sayıdaki çekirdeği ve kolayca ezilen içiyle belleği çağrıştırıyor. Geçmiş de romanda düzenli bir arşiv gibi durmuyor. Parçalı, hassas ve dokunulduğunda açığa çıkan bir yapı halinde var oluyor. Fakat finalde incirin yalnızca kendinde durabildiğini hatırlatan roman, ağacı insanın geçmişini açıklayan kullanışlı bir simgeye indirgememize de izin vermiyor.
Torunun Zevraki adını verdiği incir ağacıyla ilişkisi bu nedenle düşündürücü. Ağaca bir ad veriyor, ona yaklaşıyor ve ondan kendisiyle ilgili bir anlam bekliyor. Anlatıcı ise ağacı insan hikâyesinin içine kapatmasına karşı çıkıyor. Belki torunun yaptığı tam da bizim okur olarak yaptığımız şey. Geçmişi, doğayı ve başkasının hayatını kendi sorularımıza cevap versin diye yorumluyoruz. Oysa incir bir yandan kuşakları birbirine bağlarken bir yandan da insandan bağımsız kalıyor. Romanın en incelikli yanlarından biri, kurduğu simgeyi sonunda kendisinin bozabilmesi.
Kaygusuz, Hızır, Eliha ve Melkisedek gibi eski anlatı figürlerini Bese’nin çevresine yerleştirerek kendi mitini kuruyor. Bunun neden yapıldığını anlayabiliyorum. Bese’nin yaşadıklarını tek bir tarihsel ana kapatmıyor, onun acısını daha eski kayıp, sürgün ve yeniden doğuş anlatılarıyla buluşturuyor. Romanın çok beğenilen özgünlüğünün önemli bir kısmı da buradan geliyor.
Ancak bu tercih benim için her zaman kolaylaştırıcı olmadı. Uzun mitik geçişler bazı yerlerde anlatıyı zenginleştirirken bazı yerlerde Bese ile torun arasındaki bağı gözden uzaklaştırdı. Karakterlere yaklaşmak istediğim anda başka bir çağın ve başka bir figürün hikâyesine geçtim. İtirazım mitlerin kullanılmasına değil. Mitler çoğaldıkça romanın duygusal merkezinin zaman zaman zayıflamasına.
Benzer bir durum şiirsel dilde de yaşanıyor. Kaygusuz ses, ritim, koku, beden ve tekrarlarla güçlü bir dil kuruyor. ‘Tüh’ geri alınamayacak şeylerin ardından gelen hayıflanmayı taşırken ‘Ah’ acının bedenden çıkıp bir başkasına yöneldiği sese dönüşüyor. Bazı cümleler gerçekten insanın içinde kalıyor. Fakat dil sürekli aynı yoğunlukta olduğunda her sahne aynı ölçüde yüklü hale geliyor. Bir süre sonra bazı duygular belirginleşmek yerine birbirine karışıyor. Şiirsellik romanın en büyük gücü olduğu kadar benimle arasına giren mesafenin de kaynağı oldu.
Beden ve cinsellik vurgusunda da benzer bir ikilik hissettim. Torunun çocukluğunu, ergenliğini ve arzusunu görmek onun Bese’nin acısını taşımakla görevli bir simge olmadığını hatırlatıyor. Belleğin yalnızca zihinde değil, bedende ve duyularda yaşandığını da düşündürüyor. Buna rağmen meme, ten, koku, sıvı ve incir arasında kurulan bağların her kullanımını ikna edici bulmadım. Bazı sahnelerde anlatıyı derinleştirdi, bazı yerlerde ise bağlamdan kopuk ve gereğinden fazla vurgulanmış hissettirdi. Sorun cinselliğin romanda yer alması değil. Her ayrıntının karaktere ve ana meseleye yeni bir şey katıp katmadığı.
Ana Mendieta, Untitled, from the Silueta series, 1976
Mirası aldık, peki onunla ne yaptık?
Yüzünde Bir Yer, bilmediğimiz bir geçmişin bizi etkileyebileceğine büyük ölçüde inandırıyor. Kültürün yalnızca öğretilen bilgilerle aktarılmadığını gösteriyor. İnançlar, ritüeller, susuşlar, korkular, beden ve bakış biçimleri de bir kuşaktan diğerine geçebiliyor. Bese torununa Dersim’i anlatmıyor ama onun dünyasında Hızır’a, incire, yoksula, kayba ve umuda verilen anlam yaşamaya devam ediyor.
Burada aktarımın kopyalanma olmadığını da görüyoruz. Hızır Bese için yaşanan acıyla birlikte var olmanın, kaybolan oğlunu bütünüyle yitirmemenin ve yabancıya merhamet göstermenin dili. Torun içinse önce babaannesinden dinlediği bir muamma, sonra anlamaya ve görüntülemeye çalıştığı bir iz. Kültür aynı biçimde korunarak ilerlemiyor. Her kuşak ona başka bir yerden yaklaşıyor, bazı parçalarını taşıyor, bazılarını kaybediyor ve bazılarını yeniden yorumluyor. Kimlik de bu nedenle hazır biçimde devraldığımız değişmez bir miras değil.
Kitabın beni tatmin etmediği yer ise bu mirasın torunun bugünkü hayatında neye dönüştüğünü yeterince görememem oldu. Torunun içinde Bese’den kalan bir şey bulunduğunu anlatıcıdan öğreniyoruz. Fakat bu şey hangi kararında ortaya çıkıyor, hangi ilişkisinde onu zorluyor, kendisini nasıl değiştirmesine neden oluyor? Torun bilmediği geçmişle karşılaştığında hayatına başka türlü bakmaya başlıyor mu? Roman bu sorulara bütünüyle cevap vermek zorunda değil ama onları karakterin hayatında biraz daha görünür kılabilirdi.
Finalde anlatıcı toruna Bese’nin yerine geçemeyeceğini ve kendine ait bir dil bulması gerektiğini söylüyor. Romanın benim için en kuvvetli düşüncesi burada yatıyor. Bir geçmişi devralmak onu aynen tekrar etmek değildir. İnsan atalarının acısından yapılmış tek parça bir kimlik de değildir. Geçmiş yüzümüzde, bedenimizde ve bakışımızda bir yer edinebilir. Kim olduğumuzu ise yalnızca bize kalanlar değil, onlarla ne yaptığımız da belirler.
Belki de bu nedenle kitap bende tamamlanmış bir cevap bırakmadı. Bese’nin suskunluğunun toruna ulaştığını görüyorum ama onun nasıl bir kimliğe dönüştüğünü aynı açıklıkla göremiyorum. Romanın gücü ile sınırı da aynı yerde ortaya çıkıyor. Kaygusuz açıklamadığı, boşlukları koruduğu ve şiirsel bir dil kurduğu için etkileyici. Aynı tercihler torunun bireysel deneyimini geri plana ittiği için de eksik.
Yine de geriye önemli bir soru kalıyor. Bize anlatılmamış bir geçmişin hikâyesini bilmeyebiliriz. Fakat onun ailemizde bıraktığı sessizliğin içinde büyümüş olabiliriz. Peki o sessizliği fark ettiğimizde ne yapacağız? Onu kaderimiz gibi mi taşıyacağız, yoksa kendimize ait bir dile dönüştürebilecek miyiz?


Doris Salcedo, Atrabiliarios, 1995