Haram
Akyaka Mahallesi'nin hikayesi devam ediyor... "Belediye çöpleri toplamaya henüz gelmemişti. Mahalle ahır gibi kokuyordu."
YAZIN
Canan Hodaman
12/16/20255 min read


Sabahın ilk ışıkları gözlerini kamaştırıyordu. Her zamanki aksi ve huysuz hali üzerindeydi. Akyaka Mahallesi’nin sessizliğini, elinde oynayıp durduğu anahtarların çıkardığı ses bozuyordu. Araçların arasından yürürken, onların mahalleyi ne kadar daralttığını düşündü. Zaten ne diye ipini koparan bu mahalleye yerleşmişti? Kendisine sürekli iş çıkarmaktan başka kime ne faydası vardı bu kuru kalabalığın? Belediye çöpleri toplamaya henüz gelmemişti. Mahalle ahır gibi kokuyordu.
Yerde bir kalem gördü. Eski ama güzel bir dolmakalemdi. Belli ki biri düşürmüştü. Ama artık önemsizdi. Üzerinde H.Y. yazıyordu. Yerde bulduğu için onun sayılırdı. Zaten yerde o kadar çok şey bulmuştu ki. Zamanında bir takım elbise bile bulmuş, yıllarca onu giymişti. Yerde kim ne bulursa onun olurdu. Kural bu değil miydi?
Küçük bakkalın kapısı her sabah aynı sesle açılırdı. Önce paslı zili çalar, ardından kapının altı zemine sürtünürken hafif bir tıslama duyulurdu. Kimse bu sesi sevmezdi ama Mehmet Efendi o sesten garip bir haz duyardı. Sanki kapı her açılışında içeriye değil de dışarıya bir şey salıyormuş gibi hissederdi.
Rafların önünde bir süre durdu. Dün gece kırılan bal kavanozunun camlarını Rıfkı süpürmüş ama yerleri tam silememişti. Zemindeki leke hala duruyordu. Ona baktı, bakakaldı. Rıfkı bir an önce gelse de temizlese diye içinden geçirdi. İki çocuk babası olan Rıfkı binadan da bakkaldan da sorumluydu. Ama pek tembeldi. Mehmet Efendi’ye göre yarının kaygısı olmadığı için belli bir saate kadar rahat uyuyanlardandı. Nasıl olsa onun yerine düşünecek insan vardı. Ne diye dükkanın nasıl işleyeceğini, nasıl daha çok kazanacağını düşünsündü Rıfkı? Anca gelsin her ay maaşını alsın Rıfkı. Ona acısın diye iki çocuğunun rızkını gözüne soksun Rıfkı. “Bey amca, vallahi çocuklarım aç. Yetmiyor bu para,” desin. Mehmet Efendi yumuşasın diye bir de ağlasın Rıfkı. Mehmet Efendi yumuşamazdı. Para kolay kazanılmıyordu. İnsanlar ne işlerde, ne paralara çalışıyordu.
Paketlerin dizilişi de bozulmuştu. Düzeltmek gerekirdi. Hepsi aynı şeylerdi artık diye geçirdi içinden Mehmet Efendi. Parlak ambalajlar, kocaman yazılar. Kimse içindekini sormazdı. Tarihine, markasına bakarlardı. Oysa getirdiği bal öyle değildi. Özel getirtmişti. Rıfkı’ya bir bal kavanozunu ucuzdan vermişti. Rıfkı şükür nedir bilmezdi. Eskiden bir şey alınırken tadı sorulurdu, şimdi etiketi. Almak kolaydı, anlamak zahmetliydi. Bu zahmete giren de yoktu.
Tezgahın arkasındaki sandalyeye oturdu. Ellerini dizlerinin üzerine koydu. Yıllar önce babasının da aynı pozisyonda oturduğunu hatırladı. Tek fark, babasının tezgahın ardında dik ve gururlu duruşuydu. Mehmet Efendi ise şimdi sırtı kambur, yüzü yorgun bir adam olmuştu.
Kolay değildi o zamanlar yaşamak. Babası annesinin altınlarından küçücük bir dükkan almıştı, zamanla büyütmüşlerdi. Ondan harama el uzatmamayı öğrenmişti. Ölene kadar tüm aileye babası bakmıştı. Eline para geçen bir adamdı ama para elinde kalmazdı. Bir elde biriktirdiklerini aynı el tutmazdı. Diğer elden kimsenin haberi olmazdı. Babasının onlara açmadığı el dünyadan göçünce açılmıştı. El bereketliydi. Garibandan, müşküle herkese o eli uzatmıştı. “Keşke o eli yeterince öpseydim,” diye içinden geçirdi. Sonra utandı. Babasının o yüzünü hiç görmemişti. Kendisi bir gariban etmez miydi? Ancak evlenince para yüzü görmüştü.
Babasından devraldığı bu bakkal bir zamanlar mahallenin kalbiydi. Çocuklar sakız alır, anneler ekmek parasını deftere yazdırır, komşular kapının önünde çay içerken esnaf muhabbeti yapardı. Ama yıllar geçti. Herkes aceleci, herkes yorgun oldu. Defter borçları kabardı, gelen gençler değişti.
Kendisi de bir zamanlar gençti ama büyük bilir ve nasihatleri dinlerdi. Gelip geçici heveslerine bu kadar körü körüne bağlanan gençlere çok kızardı. Oğlu o gençlerdendi. Okusun diye ağzındaki lokmadan üstündeki kıyafetten vazgeçmişti. Eşek, gençlik heyecanıyla geleceğini karartıyordu. Kavgaya tutuşmuşlardı gece. “Okuldan eve, evden okula gitsen, arada bana yardıma gelsen ölür müsün?” demişti Mehmet Efendi. “Böyle yaşayacağıma ölürüm,” demişti oğlu. Sinirlenip bardak kırmıştı Mehmet Efendi. Oğlan da çıkıp gitmişti.
Arkadaşlarıyla sürekli sakıncalı ve göze batan işlere giriyorlardı. Gidip gelip dedesine çekmişti. Ömür başkalarını düşünecek kadar uzun değildi. Sanki dünyayı kurtaracaktı? Gençliğini haram edecekti.
Bakkal artık çok sessizdi. Eski neşeli sesler yerini kuru selamlara bıraktı. Komşularsa, bırak esnaf muhabbetini, artık yüzüne bile bakmaz olmuştu. Kimse hal hatır sormasın, kimse borçtan bahsetmesin istiyordu. Kimseye dokunmadan, kimseyi görmeden yaşamak. Yeni devrin kuralı buydu. Mehmet Efendi ne eski mahalleliydi artık ne de yeni düzenin adamı.
İş desen para getirmiyordu artık. Üç kuruş para kazanmak için taklalar atıyordu. Kimse memnun olmuyordu. Zaten bu mahallede zevk sahibi kaç kişi vardı ki? Geçenlerde onlar için memleketten mandalina getirtmişti. Marketten alsalar elli paraya alacakları mandalinayı, Mehmet Efendi kırk sekiz paraya vermişti. Bir de beğenmemiş, “Ekşi,” demişlerdi. Komşusu Levent Bey’le yaşadıkları da buna tuz biber ekmişti. Levent Bey bankadan emekliydi. Marketlerden alışveriş yapacağına gelir, bakkaldan alırdı. Mehmet Efendi aslında onu severdi. Akıllı, hesabını bilen bir adamdı. Kendisi de paranın kıymetini bilirdi, bu yüzden birbirlerinden anladıklarını düşünürdü. Bala zam yaptığında Levent Bey’in de piyasanın halini anlayacağını sanmıştı. Ama Levent Bey hiddetlenip, “Sen beni kazıklıyor musun?” diye çıkışmıştı. Kazıklasa kazıklardı hani, daha önce reçelleri fazla fiyattan yazdığı olmuştu. Ama bu kez gerçekten kazıklamamıştı. Levent Bey aldığı balı sinirle yere çarpmış, güzelim balı haram etmişti.
Bakkalın paslı zili yeniden çaldı, ardından kapının altı zemine sürtünürken hafif bir tıslama duyuldu. Kapının girişinde bastonuna dayanmış Hanım Abla duruyordu. “Yine ne dert açmaya geldin?” diye içinden geçirdi Mehmet Efendi. Mehmet Efendi’ye göre tek başına yaşayan bu kadın canı sıkıldıkça iş çıkarıyordu. Çoluğu, çocuğu, kimsesi de yok diye mahallenin delisi gibi geziyordu. Deliyle deli olmayı iyi bilirdi birkaç delirttiği insanda olmuştu ama şu an onunla uğraşamazdı. İçeri girsin diye bekledi Mehmet Efendi. “Alacağını alsın gitsin,” diye içinden geçirdi ama Hanım Abla kapı girişinde kımıldamıyordu.Gözleri pancar gibi kızarmıştı. Hanım Abla elindeki bastonu kapının girişinde şiddetli biçimde yere vurdu. Vücudunun tüm ağırlığıyla bastonu öyle bir yere çalıyordu ki, Mehmet Efendi “kapı girişindeki fayansı kıracak,” diye içinden geçirdi. “Hooppala! Dükkanı başıma mı yıkacaksın?! Günaydın Hanım Abla. İş çıkarma yine başıma!” dedi, Mehmet Efendi. Kadın cevap vermedi. Sadece şunu sordu, “Karam nerede?”
Karam'ın hikayesini hala okumadıysanız, buraya tıklayabilirsiniz!